Nobel Ödüllü Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nobel Ödüllü Yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2015 Salı

Hayatta Kalma Güncesi - Doris Lessing

HAYATTA KALMA GÜNCESİ
Orijinal Adı: The Memoirs of a Survivor
Çevirmen: Püren ÖZGÖREN
Can Yayınları
Şubat 2013, 2. Basım
Orijinal İlk Basım: 1974
236 Sayfa

AFD:
    "Hayatta Kalma Güncesi"ni Okunması Gereken Distopik Kitaplar Listesi gibi birkaç listede görmüş tanıtımı ilgimi çekince hemen listeme eklemiştim. Fakat "Hayatta Kalma Güncesi", distopik tarzı sevmemi sağlayan 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Biz ya da bir Demir Ökçe gibi etkilemedi beni. Doris Lessing distopyada benim aradığım ögeler olan; yönetici ve yönetilenler arasındaki sınırlar, kurallar ve yaşam tarzı farklılıklarına neredeyse hiç yer vermemiş. 

    "Hayatta Kalma Güncesi" bana göre bir distopyadan çok kıyamet senaryosu. Doğal kaynakların tükenmesi sonucunda oluşan kaos ortamına yer verilmiş kitapta. Yöneticilerin daha iyi şartlarda yaşadığı belirtilmiş fakat yöneticilerin geçimini sağlaması için gerekli olan iş gücü kimler tarafından karşılanmakta olduğu, onların nasıl yönetildiğinden hiç bahsedilmemiş. Ben olsam kitap için distopya başlangıcı derim. Kaynaklar yeni tükenmeye başlamış, halk panik halinde yöneticilerin halkla hiçbir ilgisi yok. Yöneticilerin elinde tükenmemiş kaynak var mı? Ne zamana kadar yetecek kaynak var? Onlara kim hizmet ediyor? belli değil. 

     Aslında kitabımız sadece kıyamet senaryosundan oluşmuyor. Erkek egemen bir toplumda kadının mücadelesi, kaos ortamında insanların nasıl insanlıktan çıkabildiğini, değer verdiğimiz varlıkların bir anda nasıl değişebildiği ya da değersizleşebildiği gibi konular oldukça güzel işlenmiş. Benim hayal kırıklığım daha önce okuduğum gibi bir distopya beklediğimden sadece. 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Körleşme - Elias Canetti

KÖRLEŞME
Orijinal Adı: Die Blendung
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Sel Yayınları
Ocak 2015, 1. Basım
Orijinal İlk Basım: 1935
565 Sayfa

AFD:
   "Körleşme" uzun zamandır methini duyduğum ve okumak istediğim bir kitaptı. Halil Serkan Öz'ün öğrencilerine önerdiği kitaplar arasında da görünce artık okuma zamanımın geldiğini anladım. Özellikle bir öğrencisinin, Halil Hoca'nın; "Eğer bilmek istersen, diğerleri gibi laylaylom yaşamak istemezsen, söylediğim yazarları okuyun. Ama bilin ki ne kadar çok öğrenirseniz bunları; insanları tanırsınız, toplum sizi dışlar, yalnızlaşırsınız. Bu söylediğim yazarların cenazelerine üç beş kişi gitmiştir, kitapları yasaklanmıştır." cümlesini aktarması giderken bizlere okuyun diye öğütlediği listedeki tüm kitapları bir an önce okuma isteği uyandırdı.

    Körleşme'de Dünyanın en önemli sinologlarından (Çin dili ve tarihi uzmanı) biri olan Profesör Kien baş karakterdir. Prof. Kien, 25 bin kitabıyla birlikte yaşadığı dairesinde, insanlardan uzak münzevi bir hayatı tercih etmektedir. Kitapları en büyük tutkusudur. Kitaplarını biriyle paylaşmak değil, kendi okurken, taşırken yanlış bir şekilde tutup zarar vermesi bile en büyük kabuslarından birisidir. Her gün kitaplarının kaynaklığı aracıyla yaptığı çalışmalarla ününe ün katmaktadır. Fakat onur konuğu olarak davet edildiği hiçbir toplantıya gitmez, hiçbir üniversitenin kürsü başkanlığını kabul etmez. O kendi evinde, dünyasında mutludur. Hiç kimseye ihtiyacı yoktur, sıradan insanlarla (kendisi hariç tüm insanlar) yapılacak küçücük bir konuşmaya bile harcayacak zamanı yoktur.

     Kien'in bu münzevi hayatı temizlikçisi Therese ile değişir. Therese'nin, kitaplarına kendisinden bile daha özenli davrandığını fark eden Kien, böyle bir kadınla evlenmesi gerektiğini düşünür ve evlenir. Fakat Threse'nin planları farklıdır. Therese türlü oyunlarla Kien'i kandırır ve olaylar sonucunda Kien'i kendi evinden atar. Evinden ve kitaplarından başka bir yaşamı olmayan Kien'i dışarıda hiç bilmediği bir hayat beklemektedir. Olaylar bu şekilde başlar ve çok daha can alıcı şekilde devam eder.

     Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği; olaylara sadece kendi bakış açılarından bakmalarıdır. Kimse bir olayın kendi düşündüğünden başka bir şekilde olabileceğini aklına bile getirmez. Herkes kendince doğrudur. Tabii bu herkesin kendince doğru oluşu, kimsenin birbirini anlamamasını da beraberinde getirir. Herkes birbirine karşı kördür ve herkes kendi küçücük dünyasında yaşar. Bu da doğal olarak bir kaos ortamı yaratır.

    Körleşme hakkında daha derin bir yazı okumak isterseniz size Eren Arcan'ın "İnsanlığın Körleşmesi" başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

     Son olarak kitabın Türkçe'ye çevrilmesinde Oğuz Atay'ın Ahmet Cemal'e yaptığı emrivaki ricadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Oğuz Atay Körleşme'nin ingilizcesini okur ve çok beğenir. Çevirilerini beğendiği fakat hiç tanışmadıkları Ahmet Cemal'i bulur ve Körleşme'nin ne kadar iyi bir kitap olduğundan bahseder ve bir an önce Almanca aslından Türkçe'ye çevrilmesini ister. Körleşme; Oğuz Atay'ın önerisiyle Türkçe'ye çevrilmiştir.

-"Körleşme"yi buradan satın alabilirsiniz.-


Altı Çizilesi:
  Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.

   Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir. -Konfüçyüs-

  Hata İşlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

  Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.’ -Mong-

   Akıllıların yapmaktan korktukları işlere aptallar saldırır.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Açlık - Knut Hamsun

AÇLIK
Orijinal Adı: Sult
Çevirmen: Behçet NECATİGİL
Varlık Yayınları
Şubat 2015
Orijinal İlk Basım: 1890
158 Sayfa

AFD:
  Açlık; Knut Hamsun denilince akla gelen ilk kitap. Romanın kahramanı; geçimini sağlamak adına kısa süreli işlerde çalışan fakat bu işlerde pek dikiş tutturamayan bir kişidir. Aslında yazar olmak ister. Fakat yazdıkları ona geçimini sağlayacak kadar para kazandırmamaktadır. Kelimenin tam anlamıyla "açlık" çekmektedir. Bazen cebinde kuru ekmek alacak parası olmayan kahramanımız kaldığı odaların paralarını ödeyemediği için bazı gecelerini bankların üzerinde geçirmek zorunda kalır. Yaşadığı büyük açlıktan dolayı sağlığının bozulmasına, saçlarının dökülmesine, elinde neyi var neyi yok her şeyi rehin bırakmasına rağmen kahramanımız asla bir düşkün, bir dilenci gibi gözükmek istememiş, kimseden karşılıksız bir yardım beklememiştir. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen gururunu kaybetmemiştir. Günlerce aç dolaşırken kendisine el açan bir dilenciye para veremediği için kahrolmuştur. Bu durum onun için yaşadığı açlıktan çok daha fazla onur kırıcıdır. Kitabımızın kahramanı aslında açlıktan çok onuru kaybetmemekle baş etmeye çalışmıştır.

  "Açlık" otobiyografik bir eser. Knut Hamsun "Açlık"ı birebir yaşayarak yazmış. Kitabın çevirmeni Behçet Necatigil önsözde kitabın yazım aşaması ve yayımlanışını  şu şekilde aktarmış;
  "Vapur, Kristiania'ya  gelip de, bir gün sonra Kopenhag'a gitmek üzere demirleyince Knut Hamsun, karaya çıkmadı. Önce Kopenhag'a gitmeye karar vermişti; Kristiania'dan, bu şehirde geçirdiği acı günlerin anısından ürküyordu. Geceydi, küpeştede oturuyor, güvertede huzursuz gezinip duruyor, limandaki ışıklara bakıyordu. Birden bir sıtma nöbetine tutuldu sanki. Açlık sayıklamaları, belleğini bir zamanlar nasıl bastırmışsa, yine öylesine güçlü, kuşatıyordu işte. Elinde bir kurşunkalemi, bir kâğıt parçası ile satırları yazdı:Bir roman doğuyor

  'Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi... Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık, merdivenleri inip çıkmaya başlamıştı insanlar...'

  Bir büyülenmişlik içinde kâğıtları üst üste yığıyor, görüntüler birbirini izliyordu. Kopenhag'da bir çatıaltı odası kiraladı ve yazmaya devam etti. Yine aç kalıyor, ama bu sefer bunun neye yarayacağını, niçin olduğunu biliyordu: Açlık romanıydı yazdığı.

  Yazdığı bölümleri Politiken gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes, bu karşılaşmayı sonradan şöyle anlatıyor: 'Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür! Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık oluşundan ötürü değildi yalnız. Ya o yüzü! Müsveddeyi geri veriyordum kendisine, çok uzundu. Ama birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerini, gözlerindeki ifadeyi gördüm. Geri çeviremezdim, hiçbir şey diyemedim!'

  Brandes, okudukça daha derinden etkileniyordu. Kitabı evine götürmüş, bütün gece okumuştu. Gözden dergilerden Ny Jord'a verdi bu sayfaları; şaşırtıcı, çarpıcı eserin dergide basılmasını sağladı. Açlık romanından parçalar, böylece ilkin 1888'de, yazarın adı verilmeyerek, bu dergide yayınlanmış oldu..."

  Açlık'ı sevdim, bana çokça Jack London'un Martin Eden'ını anımsattı. Martin Eden'ı da çok sevmiştim. Açlık'ı sevmemin en büyük etkenlerinden biri gerçek olması, ikincisi ise yaşadığı tüm şartlara rağmen bir adamın onurunu koruma mücadelesi. Kitaplığımda, mutlaka önerilecek kitaplar arsına giren Açlık'ı, okumayanların mutlaka okumalarını öneririm. Gerçek bir hayat mücadelesi...

20 Şubat 2015 Cuma

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez

KIRMIZI PAZARTESİ
Orijinal Adı: Cronica de Una Muerte Anunciada
GABRIEL GARCIA MARQUEZ
Çevirmen: İnci KUT
Can Yayınları
Mart 2011, 30. Basım
(Orijinal İlk Basım 1981)
108 Sayfa


AFD:
  Henüz kitabı okumadan o kitabın sonunu duymak tüm kitapseverler tarafından sevilmeyen bir durumdur. İnsan o kitabı okumaktan soğur. Benim sonunu duyduğumdan okumayı ertelediğim çok kitabım var. :( Biz önsözleri bile bu durumdan kaçınmak için sonsöz olarak okurken, kitabın sonunu yazar daha ilk cümlesinde söylerse nasıl olur?

   Kırmızı Pazartesi'nin ilk cümlesi bize kitabın ana karakterinin öldürüleceğini haber vermektedir; "Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, psikoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05:30'da kalkmıştı." Aslında bu bilginin kitabın heyecanını azaltması gerekirken, Marquez'in anlatım tarzıyla kitabın her sayfasında heyecan daha da artıyor. Evet, bir cinayet işleniyor fakat cinayetin işlenmesinden çok, tüm kasabanın bu cinayetin işleneceğini bilmesi ve yine de bu cinayetin işlenebilmesi işin ilginç tarafı. Tabii kitapta anlatılan olayın gerçekten yaşanmış olması ise gerçekten şok edici.

   Kurgulanmış kitaplardansa gerçekten yaşanmış olan hikayeleri anlatan kitaplar her zaman daha çok ilgimi çekmiştir. Daha önce yine yaşanılan bir cinayetin anlatıldığı Truman Capote'nin Soğukkanlılıkla'sını her sayfasını merak ederek, üzerinde düşünerek okumuştum. Kırmızı Pazartesi de aynı duyguları yaşattı bana. Bir insanın hayatının ne kadar kolaylıkla sonlandırıldığını, insanların bu psikolojiye nasıl varabildiklerini, sıradan insanların nasıl ve ne uğruna katil olabildiklerini görmek gerçekten üzerine çok düşünmemiz gereken durumlar. Özellikle kar topu oynadığı için öldürülen insanların olduğu ülkemizde....

 Kitabı gerçekten beğendim ve tavsiye ederim. Şunu da belirteyim: Yüzyıllık Yalnızlık'ı sevemeyenler tarafındayım. Büyülü Gerçekçilik'in benim tarzım olmadığını söyleyebilirim fakat Kırmızı Pazartesi'nin Yüzyıllık Yalnızlık ve Büyülü Gerçekçilikle uzaktan yakından alakası yok, kendini okutturan bir kitap. Yüzyıllık Yalnızlık'tan sonra benim gibi Marquez okumaktan çekiniyorsanız, Kırmızı Pazartesi Marquez'i size de tekrar sevdirecektir.

Altı Çizilesi:
  Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Kafamda Bir Tuhaflık - Orhan Pamuk

KAFAMDA BİR TUHAFLIK
ORHAN PAMUK
Yapı Kredi Yayınları
Aralık 2014, 1. Baskı
482 Sayfa

AFD:
  "Kafamda Bir Tuhaflık" daha piyasaya çıkmadan ilgimi çekmişti. Orhan Pamuk'un altı senede bu kitabı yazması, isminin güzelliği ve tanıtım yazıları sayesinde büyük bir heyecan ve merakla okumaya başladım kitabı.

  Kitabımıza; 1960'larda Beyşehir'den İstanbul'a ilk göç edenlerin yaşam hikayesi ile başlıyoruz. Kahramanımız Mevlut ise 1969'da babasının yanına, İstanbul'a, henüz daha 12 yaşındayken geliyor ve Mevlut'un İstanbul macerası başlamış oluyor.

  Kafamda Bir Tuhaflık'ta 1969-2012 yıllarının İstanbul'u anlatılıyor. İstanbul'un nasıl değiştiği, insanları nasıl değiştirdiği ve Mevlut'un bu değişimlerin arasındaki hayatta kalma mücadelesi...

  Kitabı okurken "Nasıl gidiyor?" diye soranlara verdiğim ilk cevap "Heyecanı eksik" oldu. Evet kitabımız İstanbul'un kırk yıllık serüvenini, özellikle benim gibi İstanbul'da yaşamayanlar için oldukça güzel anlatıyor. Fakat "Acaba bir sonraki sayfada ne olacak?" diyerek okuduğum bir kitap  da değildi maalesef.

  Kitabın isminin de oldukça iddialı koyulduğu kanaatindeyim. "Kafamda Bir Tuhaflık"? Mevlut'un kendisi bu cümleyi dile getirmese, bu cümlenin kitapta kim için kullanıldığını bile anlayamayacaktım. Bence Mevlut'un kafasında herhangi bir tuhaflık yok, ya da benim de kafamda bir tuhaflık var. Mevlut bana göre sadece saf bir karakter. İstanbul ve insanlar kırk yılda çok büyük değişimler yaşarken, Mevlut içindeki saflığı korumuş ve hep aynı Mevlut olarak kalmış. Aslında olmamız gereken bu iken, kafasında tuhaflık olanın Mevlut olması doğru değil. Asıl kafasında tuhaflık olanlar; gözünü para, iktidar hırsı bürümüş olanlar, nereden geldiklerini, kim olduklarını ve insanlıklarını unutanlar.


18 Ocak 2015 Pazar

Ben Bir Ağacım - Orhan Pamuk

BEN BİR AĞACIM
ORHAN PAMUK
Yapı Kredi Yayınları
Ağustos 2013, 1. Baskı
128 Sayfa

AFD:
  "Ben Bir Ağacım"  geçen sene yayınlanmasına rağmen, Orhan Pamuk'un yeni kitabı "Kafamda Bir Tuhaflık" yayınlandıktan sonra ben de okuma isteği uyandırdı. "Kafamda Bir Tuhaflık"ın tanıtım metinlerini beğenmiştim ve Mevlut'un hayat hikayesini bir an önce okumak istiyordum. "Ben Bir Ağacım"da da, Mevlut'un orta okul yıllarının anlatıldığını duyunca "Kafamda Bir Tuhaflık"tan önce bu kitabı okumalıyım diye düşündüm. Açıkçası ben "Kafamda Bir Tuhaflık"ta Mevlut'un orta okul yıllarının anlatılmadığını bu yıllara sadece "Ben Bir Ağacım"da yer verildiğini düşünmüştüm. Meğer öyle değilmiş.

  "Ben Bir Ağacım" bir seçme parçalar kitabıymış. Orhan Pamuk'un yayınladığı eserlerden seçtiği bölümlerden oluşturulmuş bir kitapmış. Ben "Ben Bir Ağacım"dan önce sadece "Kar"ı okumuştum bu sebeple "Ben Bir Ağacım"ı okumak benim için Orhan Pamuk'u tanımama yardımcı oldu. İlk başta hangi kitaplarını okumak istediğimi de belirlemiş oldum.

  "Ben Bir Ağacım" için seçme parçalar dedik ama her parça kitaptan bire bir alınmamış. Kitabın tanıtımlarında da bahsedildiği gibi; "Orhan Pamuk, diğer kitaplarından bu parçaları kitaba alırken metinlere dokundu, eski yazılarını değiştirdi, cümleler, paragraflar ekledi, başlıklar koydu. "

  Sözün Özü; Orhan Pamuk eserleri hakkında fikir sahibi olmak adına güzel bir kitap "Ben Bir Ağacım"


Kitabın Tanıtımından:
Herkes için Orhan Pamuk
"Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım."

Çocukluk ve okul hikâyeleri ve tarihten sayfalar
Orhan Pamuk, diğer kitaplarından bu parçaları kitaba alırken metinlere dokundu, eski yazılarını değiştirdi, cümleler, paragraflar ekledi, başlıklar koydu. Pamuk'un kırk yıllık yazarlık hayatının en güzel sayfalarından yapılan bu seçme hem onun yeni ve genç okurlarının, hem de yazarın eski takipçilerinin ilgisini çekecek.

"Kitabın kalbinde, hakkında hayaller kurmaktan hoşlandığım iki konu var: Tarihin esrarlı yüzü ve çocukluk ve öğrencilik yıllarının hatıraları. Romanlarımda ve düzyazılarımda bu iki kaynağa hep geri döndüm. Her seferinde de iki konunun kafamda iç içe geçtiğini hissettim. Yani: Tarihin çocuksu yanı ile çocukluğun tarihsel yanı."

Hiç yayımlanmamış bir hikâye
Ben Bir Ağacım'da Pamuk, Osmanlı zamanının bir celladını, bir padişahın kıskançlığını anlatıyor, bir ağacı, bir resmi konuşturuyor ve kendi çocukluk, gençlik ve okul hatıralarını hikâye ediyor. Pamuk'un yeni romanı Kafamda Bir Tuhaflık'ın kahramanı Mevlut Karataş'ın ortaokul yıllarının hikâyesiyle...

27 Aralık 2014 Cumartesi

Yabancı - Albert Camus

YABANCI
Orijinal Adı: L'Etranger
ALBERT CAMUS
Çevirmen: Vedat GÜNYOL
Can Yayınları
Ocak 2012, 38. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1942)
112 Sayfa

AFD:
  Yabancı'da aykırı kahramanımız Mersault'un topluma, dünyaya yabancılaşması konu ediliyor. Mersault bizlerden çok farklı bakıyor olaylara. Mersault için; ölümün var olduğu bir dünyada 30 yıl ya da 70 yıl yaşamak pek de farklı değildir.

  Kitap; Mersault'un huzurevinde yaşayan annesinin ölümüyle başlar. Annesinin ölümüne olan kayıtsızlığı herkesin dikkatini çeken Mersault, bir de sebepsiz yere cinayet işler. Mahkeme önüne çıkar ve adam öldürmekten yargılanır. Yargılama sırasında annesinin ölümüne olan kayıtsızlığı da sürekli önüne getirilir. Taraflar ve tanıklar dinlenir. Ve son söz söylenir...

  Camus bizlere çok farklı bir karakter sunmuştur. Annesinin ölümünden bile etkilenmeyen, durup dururken adam öldüren ve idamla yargılanmakta olduğu halde hiçbir şeyi umursayan bir adam portresi sunmuştur.
  Vedat Günyol'un kitabın önsözünde yer verdiği "Yıl 1942. Fransa, Hitler ordularının toplu tüfekli, tanklı, çizmeli mahmuzlu, hoyrat işgali altındadır. Çevresine ve de kendine yabancı düşmüş bir insancığın, sıradan, akıldışı, mantıkdışı bir dünyada, aklın hiçbir yardımı olmaksızın gün gün, dakika dakika yaşayışını dile getirmektedir Yabancı romanı." bu bölüm aslında Camus'un düşüncelerinde, yaşadığı yer ve zamanın ne kadar etkili olduğuna dikkat çekmektedir.

  Böyle büyük acıların yaşandığı bir tarihte; "Başkalarının ölümü, bir ananın sevgisi ne umurumdaydı benim? Başkasının tanrısından bana neydi? Başkalarının seçtiği, kabullendiği hayattan, yazgıdan bana neydi?" diye düşünen bir karakterin yaratılması aslında ne kadar da olağandır.

Kitabın Tanıtımından:
   1942'de yayımlanan Yabancı, romancı, tiyatro yazarı ve düşünür olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnız Fransa'da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi yazar Albert Camus'nün ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arap'ı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için toplum dışına itilen bir "yabancı" aracılığıyla, XX. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen "anlam"ın sürekli aranışını, bilincin toplumdan ve dış dünyadan kopuşunu, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman, büyüleyici gücünü, arka plandaki derin ve suskun acıdan alır. Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünya ile arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.

7 Kasım 2014 Cuma

Görmek - Jose Saramago

GÖRMEK
Orijinal Adı: Ensaio Sobre a Lucidez
JOSE SARAMAGO
Çevirmen: Aykut DERMAN
Can Yayınları
Haziran 2013, 8. Baskı
Orijinal İlk Basım: 2004
352 Sayfa


AFD:
    Saramago'nun en sevilen eseri Körlük'ü bitirir bitirmez Görmek'e başladım. Çünkü kitap tanıtımında "Halkın % 83'ünün boş oy attığı bir ülkede bir kaos yaşanır ve bu kaosun sorumlusu olduğu düşünülen kişi, yıllar önce yaşanan körlük salgınına yakalanmayan kadındır"  gibi bir ifade yer alıyordu. Ben de Körlük'ün ben de bıraktığı muazzam tadı devam ettirebilmek adına Görmek'e sarıldım.

       Saramago Görmek'te neden Körlük'ün kahramanlarını da işin içine katmış anlamadım açıkçası. Acaba bu bir satış stratejisi miydi? Öyle olmadığını düşünmek istiyorum. Benim düşünceme göre "Körlük" kitabının kahramanları olmadan da "Görmek" vermek istediği mesajı net bir şekilde verebilirdi. Demem o ki; Görmek'i, benim gibi Körlük'ün devamı coşkusuyla okumayın.

      İki kitabı okuyanların ortak görüşü olan "'Görmek' güzel ama 'Körlük' bir başka" cümlesini ben de rahatlıkla kullanabilirim. Peki bu fark neden kaynaklanıyor? Şu ana kadar üç kitabını okuduğum Saramago, üç kitabında da vermek istediği mesajları muazzam hiciv yeteneğiyle kitabına işliyor. Bence Saramago'yu sevdiren de bu özelliği. Körlük'ü farklı kılan durum ise, bu kitabında eleştirilerini sunduğu zemini tam bir macera romanı sürükleyiciliğinde hazırlamış olması. Yani hiç bir mesajı anlamayan bir kişi bile zevkle bu kitabı okuyabilir. Mesajları alabilenler için ise kitaptan aldığı zevk tabii ki iki katına çıkmaktadır.

       Görmek'de bir hükumetin kendi çıkarları adına ülkeyi ve insanları nasıl kullandığı anlatılıyor. Çoğu ülkede olduğu gibi gözü kapalı bir şekilde, adeta bir kör gibi hükumetin her dediğine inanan ve inandırılan insanlar var. Kitapta anlatılan bu adı konulmamış ülkede ise halkın büyük çoğunluğu hükumetin bütün propagandalarına rağmen gerçekleri görüyor ve anlaşılmaz bir şekilde birlikte hareket ediyorlar. Bu durum hükumeti yeni yollar aramaya teşvik ediyor. Ya suçlular bulunacaktır, ya da suçlular yaratılacaktır.
   "Şaşırmış numarası yapmayın ve elimde bununla ilgili kanıtlar olup olmadığını sorarak boşuna zaman yitirmeyin, suçsuz olduğunuzu bize kanıtlayacaksınız, çünkü kanıtlar gerektiğinde ortaya çıkacaktır."

    Saramago'nun tarzını sevenlerin okumaktan zevk alacağı bir kitap "Görmek" fakat ilk defa Saramago okuyacaklar için diğer okuduğum iki kitabı; "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" ve "Körlük"ü öneririm.

Altı Çizilesi:
   Kusursuz anların, hele yüceliğe çok yaklaşmışsa uzun sürmemek gibi çok büyük bir sakıncası vardır, ondan daha beteri ise -bu o kadar açık ki söylemesek de olurdu- insanın o andan sonra ne halt edeceğini bilememesidir.

   İnsanlar arasında yapabileceğimiz en doğru sınıflandırma, onları kurnaz ve ahmak olarak değil, kurnaz ve çok kurnaz olarak sınıflandırmaktır; ahmak olanları nasıl istersek öyle kullanırız, kurnazlarla sorun, onları kendi hizmetimizde kullanabilmektir; ama çok kurnaz olanlar bizim yandaşımız da olsalar, özünde tehlikeli kimselerdir; başka türlü olmak ellerinde değildir. İşin en ilginç yanı da davranışlarıyla bizi sürekli olarak kendilerinden kuşku duymaya itmeleridir; genellikle bu uyarılara dikkat etmeyiz, sonra da bunun sonuçlarına katlanırız.

4 Kasım 2014 Salı

Körlük - Jose Saramago

KÖRLÜK
Orijinal Adı: Ensaio Sobre a Cegueira
JOSE SARAMAGO
Çevirmen: Aykut DERMAN
Can Yayınları
Eylül 2012, 22. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1995
360 Sayfa


AFD:
    Saramago ile "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" adlı kitabıyla tanışmıştım, kitap bittikten sonra tüm Saramago kitapları "mutlaka okunacaklar" listeme almıştım. İlk okunacak kitap da haliyle; Saramago denilince ilk akla gelen kitabı "Körlük" oldu.

     "Körlük", Arabasında durup dururken kör olan bir adamın hikayesiyle başlıyor. Bu körlük kapkara bir körlük değil aksine bembeyaz bir körlük. Adam panik halinde ne yapacağını bilmezken, bir kişi ona yardım etmeyi ve evine kadar bırakmayı teklif ediyor. Adam bu çaresiz anında uzanan yardım elini, müteşekkir bir şekilde kabul ediyor. Fakat bu yardım elini uzatan kişi, adamı evine bıraktıktan sonra adamın, körlüğünden ve paniğinden yararlanarak, arabasını çalıp uzaklaşıyor.
      Kör olan adamın eşi eve gelince şaşkınlık içinde onu bir göz doktoruna götürüyor. Göz doktoru yaptığı incelemede adamın gözlerinin gayet sağlıklı olduğunu daha farklı testler ve araştırmalar yapılmadan durumun ne olduğunu anlayamayacağını söyleyerek adamı belirttiği testleri yaptırması için yolluyor. Doktor akşam eve gittiğinde tam da hastasının dediği gibi bembeyaz bir körlük içinde buluyor kendini. Doktor sağlık bakanı ile bir şekilde iletişime geçip durumu anlatıyor. Bu arada ilk kör olan adamın arabasını çalan adam ve o gün doktorun muayenesinde bulunanlar tek tek kör olmaya başlıyor. 
    Körlük tüm hızıyla ülkeye yayılıyor. Körlüğün yayıldığı hızla cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler de yayılıyor. Bu kaos ortamında kör olmayan tek bir kişi var; doktorun karısı.

     Herkesin kör olduğu bir ülkede yaşam nasıl devam edecektir? Bu kadar körün arasında gören iki çift göz ne yapacaktır? Yoksa doktorun karısı da mı kör olacaktır? Bu sorularının cevabını merak ediyorsanız kitabı bir an önce okumalısınız. 

    Kitabı okurken sürekli "acaba ne zaman sıra bana gelecek?", "ben ne zaman kör olacağım?" diye düşünmekten kendimi alamadım.

   Saramago tam anlamıyla bir hiciv ustasıdır. Bu nedenle "Körlük" sadece herkesin kör olduğu bir ülkenin sıradışı romanı değildir. Saramago bu bembeyaz körlüğü bir metafor olarak kullanıp, bir kaos ortamında nasıl insanlıktan çıkabildiğimizi ve aslında nasıl bakar körler olduğumuzu gözler önüne sermiştir. 

     En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir. -Saramago-

    Evet bizler en küçük bir kaos ortamında insanlıktan çıkabiliriz. Deprem olur, herkes can derdindeyken milletin evine girip hırsızlık yapabiliriz. Sel olur, sele kapılmış değerli eşyaları bizim olmadığı halde çalabiliriz. En haklı gösteriyi bile çığırından çıkarıp oraya buraya saldırabilir etrafı yağmalayabiliriz...
    

      Evet bizler bakan körleriz. Vatan borcunu ödemek için askere giden evladımız, çarşı iznindeyken kalleşçe vurulduğu halde hiçbir şey olmamış gibi yaşayabiliriz. Madenlerde yüzlerce kişi can verirken biz Türkiye'nin yeni yeteneklerini seçebilir, milli maçları izlerken saç baş yolabiliriz...

       Sözün özü Körlük'ü, Saramago'yu ve tüm değerli yazarları okumalıyız. Okumalıyız ki farkına varmalıyız...


      Çünkü insana en çok kitap yakışıyor ve mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor! -Franz Kafka-

Dipnot: Kitaba oldukça sağdık kalarak sinemaya uyarlanan "Blindless" (Körlük) filmini de kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim.

Altı Çizilesi:
Zamana zaman tanıyın her şeyi çözümlesin.

Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi.

Korku insanı kör eder, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, Haklısınız, gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek. 

Öldü, işte o kadar, neden öldüğünün önemi yok, bir insanın neden öldüğünü sormak saçma bir davranış, ölüm nedeni zaman içinde unutulur, yalnızca o tek sözcük kalır, Öldü...

Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.

17 Ekim 2014 Cuma

Yıkıntı Çiçekleri - Patrick Modiano

YIKINTI ÇİÇEKLERİ
Orijinal Adı: Fleurs de Ruine
PATRICK MODIANO
Çevirmen: Hülya Tufan
Can Yayınları
1993, 1. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1991)
112 Sayfa

AFD:
   Patrick Moiano'nun Nobel Ödülü'nü aldığını duyunca, "kimmiş, ne yazmış?" diye araştırmaya başladım. Kitaplarına bakınca yıllar önce alıp henüz okumamış olduğum Yıkıntı Çiçekleri'nin yazarı olduğunu öğrenmiş oldum. Bu rastlantıyı işaret olarak görüp okumaya başladım.

     Kitap 112 sayfa olmasına rağmen, benim için zorlu bir okuma oldu. Ya çeviriden, ya da yazardan kaynaklı, algılama sorunu çektiğim yerler oldu. Büyük ihtimalle çeviriden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Elimdeki kitap 1993 basımı ve Türkçe'ye ilk çevrilmiş hali. Modiano'nun Nobel ödülünü kazanmasıyla Can Yayınları büyük ihtimalle kitabın yeni basımlarını, yeni çeviriyle piyasaya sürer.

     Yıkıntı Çiçekleri'nin arka kapak yazısında kitabın içeriği hakkında kısaca; "Patrick Modiano'nun yıllar önce nedensiz yere intihar eden bir çiftin ölümlerini araştırırken, kendi geçmişini ve kimliğini de araştırması" deniliyor. Evet bir çift intihar etmiş ve bu olayı araştıran bir kişi var fakat kitabın sonunda bile çifte ne olduğunu öğrenemiyoruz. Ve o gün o çiftle irtibata geçen herkes araştıran kişinin ya tanıdığı çıkıyor ya da rastlantı sonucu karşılaştığı bir kişi. Bu fazlaca rastlantılar da sıkılmama sebep olan yerlerden biriydi. Sonuç olarak ya kitap çok kötüydü ya da ben kitaptan hiçbir şey anlamadım. Ben o baştaki işareti yanlış yorumladım galiba :))

   Bu arada Can Yayınları'nın Nobel Ödülü alabilecek yazarları keşfetme ekipleri var herhalde, neredeyse tüm Nobel ödüllü yazarlar Can Yayınları'nda. Haruki Murakami'ye Nobel ödülünü çok istiyorsa bir an önce Türkçe yayın haklarını Can Yayınları'na vermesini söylemeliyiz. :)

Kitabın Tanıtımından:
    Can Yayınları, çağdaş roman cangılında keşiflerini sürdürüyor: Türkiye'de ilk kez yayımlanan Patrick Modiano (1945) son dönem Fransız romancılığının en büyük adlarından biri. Yıkıntı Çiçekleri adlı bu romanında Modiano, kendi doğumundan on iki yıl öncesinin gizemli bir olayından yola çıkıyor : Çok düzenli, çok sakin, 'mazbut' yaşamları olan bir genç çift, bir gece rastlantı sonucu tanıdıkları iki çiftle, komşularını şaşırtacak ölçüde şamata yaparak eğlendikten sonra, sabaha karşı intihar ederler. Modiano, kolektif belleğin labirentlerinde yitmiş bir dedektif gibi, bu çiftin son gecesini yeniden kurmaya çalışır; artık eskisi gibi olmayan, taparcasına sevdiği Paris'te dolaşır ve genç çiftin intihar nedenini araştırırken sanki kendi geçmişini, kendi kimliğini de araştırmaktadır; bir süre sonra gerçek, yapıntıya (fiction), imgelem de, anılara karışır. Kimlik araştırması, elbette, insanın kendi geçmişiyle hesaplaşmasıdır ve sonucu önceden kestiremezsiniz. Öyle bir an gelir ki, romandan romana kendi derisini biraz daha soyan Modiano'nun neşterinin soğuk ve keskin çeliğini kendi derinizde duyumsarsınız; bir oda müziği dinlediğinizi sanırken derin bir gerçeğin senfonisiyle karşılaşırsınız. Sarsıcı, sersemletici, yürek buran, ama lirik bir roman Yıkıntı Çiçekleri

14 Ağustos 2014 Perşembe

Muzıkacı Yanko ve Kamyonka - Henryk Sienkiewicz

MUZIKACI YANKO VE KAMYONKA
Orijinal Adı: Janko Muzykant - Lux in Tenebris Lucet
HENRYK SIENKIEWICZ
Çevirmen: Ahmet RASİM
Papersense Yayınları
Şubat 2014, 1. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1879)
46 Sayfa

AFD:
    Muzıkacı Yanko ve Kamyonka, internet üzerinden kitap satışı sektörüne tabiri yerindeyse bomba gibi giren Babil.com 'un hediyesi olarak elimize ulaştı. Bu kitap, Babil.com'un kendi yayınevi olan Papersense Yayınları'nın ilk kitabı ve Papersense Yayınları'nın yayınlayacağı "İlk Tercümeler Dizisi"nin de bir örneği.  

    Kitabımızda; Ahmet Rasim'in çevirisiyle, Nobel ödüllü Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz'in Muzıkacı Yanko ve Kamyonka adlı iki kısa öyküsü var. Öykülerin dışında Henryk Sienkiewicz ve Ahmet Rasim hakkında geniş bilgi ve Henryk Sienkiewicz üzerine yazılmış S.C. de Soissons imzalı bir de deneme var. 

   Muzıkacı Yanko ve Kamyonka hediye olmasının dışında, cildiyle de gönlümde ayrı bir yere sahip oldu. Artık sadece sahaflarda gördüğümüz türden ciltli kitaplardan birinin ilk sahibi olmak güzel bir duygu. Kokusu bile farklı :) Bu güzelliklerin üstüne, Sienkiewicz'in daha önce Ateş ve Kılıç'ını okumuş ve beğenmiş olmam Muzıkacı Yanko ve Kamyonka'yı bir an önce okuma isteğimi perçinledi. Muzıkacı Yanko da Kamyonka da bir çırpıda okunan ve insanı etkisi altında bırakan hüzünlü hikayeler. 

     Papersense Yayınları "İlk Tercümeler Dizisi" ile bu cilt formatıyla kitaplar yayınlarsa, Beyaz Kitaplık'ın en değerli raflarından biri Papersense Yayınları'ndan oluşur diye düşünüyorum. İnşallah Papersense Yayınları'nın yeni kitapları da bir an önce çıkar. 

Altı Çizilesi:
   Sevdikleri vücutları kaybedenler ömürlerini ne olursa olsun bir şeye rapt etmelidirler. Yoksa başka surette yaşayamazlar.

   Bazı insanlar, kullanılıp bir kenara atılan bir eşya gibi, bir kitabı da bitirdikten sonra bir köşeye atarlar. Fakat bazıları da kitabı ellerinden bırakmadan önce kendilerini en çok etkileyen yerlerin alını çizerler. Daha sonra bir kitabın içerisinden bir uyarıcıya ihtiyaç duyduklarında ve bir kitabın ahengini aradıklarında işaretledikleri yerlere, yani kendi düşüncelerine geri dönerler Çünkü bu hissettikleri düşünceler bir yazarca ifade edilmiştir. Aynı şekilde kendi hissiyatlarına daha güçlü ve doğal bir halde geri dönerler çünkü bu hissiyatı bir başkasının sözünde bulmuşlardır.  -S.C. de Soissons-

Kitabın Tanıtımından:
   İki hikâyelik kitap, 1905 yılında Nobel edebiyat ödülüne layık görülen meşhur Polonyalı yazar Henryk Sienkiewicz’in imzasını taşıyor. Ülkemizde 1900 yılında Ahmet Rasim çevirisiyle Osmanlıca yayınlanan bu hikâyeleri modern Türkçeye aktarırken, çevirinin aslına mümkün olabildiğince sadık kaldık. 

   Kitabımız hikayelerin yanı sıra, hem yazara hem de bu defa çevirmen kimliğiyle gördüğümüz Ahmet Rasim'e ait portreler ile 20 yüzyılın başlarında Sienkiewicz hakkında S. C. de Soissons tarafından hazırlanmış kapsamlı bir inceleme içeriyor. Kitabımız Sienkiewicz’in edebi gücüne Ahmet Rasim’in harikulâde Türkçesinden bakmayı vaat ediyor...

   Farklı alanlarda yayıncılık yapmayı hedefleyen Papersense’in dizi başlıklarından biri de, İlk Tercümeler adını taşıyor. İlk Tercümeler, 19. asırda yapılan edebi ve fikri tercümelerin dil ve harf inkılabı sonrasında doğan kuşaklarla bağını yeniden kurmayı amaçlıyor. Papersense, dönemin tercüme tercihlerini ve dilini göstermesi açısından kıymeti haiz olan ve uzun süredir Latin harflerine aktarılmayı bekleyen pek çok eseri günümüz alfabesine aktarmaya bundan sonra da devam edecektir.

29 Mart 2014 Cumartesi

Sarı Esirler - Pearl S. Buck

SARI ESİRLER
Orjinal Adı: The Good Earth
PEARL S. BUCK
Çevirmen: İbrahim HOYİ
Remzi Kitabevi
1971, 4. Baskı
312 Sayfa


AFD:
  Sarı Esirler; Nobel Ödülü'nü (1938) kazanan ilk ABD'li kadın yazar Pearl S. Buck imzasını taşıyan Pulitzer ödüllü bir kitap. Orjinal ismi "The Good Earth", Türkçe'ye çevirisinde ilk başta "Dost Toprak" olarak yayınlansa da sonradan "Sarı Esirler" adı ile yayınlanmıştır.

  Sarı Esirler uzun zamandır okumak istediğim ve sahaflarda aradığım bir kitaptı. Nereden, nasıl ismini duyduğumu hatırlamıyorum ama sahaftan alacağım kitaplar listesine yazmıştım. İyi ki yazmışım.

  Kitabımız Çin'de geçiyor. Geçimini topraklarından sağlayan Vang Lung ve ailesinin toprakla, kıtlıkla, açlıkla, yoklukla ve hatta zenginlik ile mücadelesi anlatılıyor.  Kendi boğazlarını doyurmaya bile zar zor yeten bir toprağa sahip olan ve babasıyla birlikte yaşayan Vang Lung için evlenme yaşı gelmiştir. Fakat zengin bir insan olmadığı için alacağı eş, sadece sarayın gözden çıkardığı hizmetkarlarından olabilir. 

   Vang Lung, babası ve eşinin zorluklarla mücadeleleri ve bir anda değişen hayatlarından sonra başlayan asıl mücadele... Kitabı tek cümle ile özetlemek gerekirse "Allah az verip aratmasın, çok verip azdırmasın" cümlesi kitaba tam manasıyla uyacaktır.  

    Bence klasik sayılabilecek güzel bir kitap, klasik sevenlere, Çin kültürünü merak edenlere ya da zorlu yaşam şartları altında geçen hayat mücadelelerini merak edenlere mutlaka öneririm. Benim tavsiye listemde üst sıralarda olacağı kesin.

Altı Çizilesi:
   İnsan daima giysisine diktiği mücevheri düşünemez. Ama, bu mücevher kaybolursa işte o zaman dayanamaz.

13 Ekim 2013 Pazar

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş - Jose Saramago

ÖLÜM BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Orjinal Adı: As Intermitências da Morte
JOSE SARAMAGO
Çevirmen: Mehmet Necati KUTLU
Kırmızı Kedi Yayınları
Temmuz 2013, 1. Baskı
204 Sayfa

AFD:
    Herkesin gittiği illerden bir hatıra alma tutkusu vardır, bizim de her ilden en az bir kitap alma tutkumuz var, o ilin hatırası olması adına. Yazar Ayları Ekim yazarı Jose Saramago seçildi. Ben de iş için gittiğim Erzincan'dan, araştırıp almak istediğim Yitik Adanın Öyküsü ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş arasında bir seçim yaparak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş ile döndüm. Elimdeki kitap yolda bitince hemen Josê Saramago'nun dünyasında kayboldum.

    Kitabın tanıtımını okuduğumda, çok değişik bir serüvenin beni beklediğini tahmin edebiliyordum. Birkaç sayfa okuyunca da İyi ki Yazar Ayları Ekim yazarı Saramago seçilmiş diye düşündüm. Çünkü bu kitap benim Saramago'yla tanışma kitabım olmuştu ve Saramago beni birkaç sayfada kendisine hayran bırakmıştı.

      Okurken sürekli Saramago'nun ne kadar zeki bir yazar olduğunu düşünüp durdum. Bazen düşünürüz "keşke herkes zengin olsaydı" ya da "dünyada hiç savaş olmasaydı ne olurdu?" diye, Saramago'da "bir ülkede hiç ölüm olmasaydı ne olurdu?" diye düşünmüş. Evet kitabımız bir ülkede bir anda ölümün ortadan kalkmasını anlatıyor. Bir yılbaşı gecesi o ülkede ölüm son buluyor, yaşaması imkansız hastalar, intihar edenler, organlarını kaybedenler bile ölmüyor. Saramago bu değişik konuyu işlerken ölümün durmasının etkilerini tüm yönleriyle ele alıyor. Bu olaya sevinenler, üzülenler, bu olayı fırsata çevirenler ve olaydan zarar görenlerin yaşadıkları çok akıcı bir üslupla ve mükemmel bir hicivle anlatılıyor.

   Peki bu ölünmeyen ülkedeki sorunlarla nasıl başa çıkılacaktır? Ya, ölümsüzlük ne zamana kadar sürecektir? Cevapları, zevkle okuduğum ve kesinlikle tavsiye ettiğim Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'un sayfalarında gizli. Bu arada kitabın ilk cümlesi ve son cümlesinin aynı olduğunu belirtmeden geçmeyelim; "Ertesi Gün Hiç Kimse Ölmedi."


   Kitabın içeriğinden ziyade, yazımı ve basımı ile ilgili birkaç kelâm etmek istiyorum. Öncelikle paragrafların azlığından bahsetmek lazım. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi bazı sayfalarda hiç paragraf yok. Bir oturuşta bitmiyor ki kitap, yok çocuk ağlıyor, yok telefon çalıyor... Bazen nerede kaldığımı bulmak için tüm sayfayı yeniden okuduğum oldu. :) İkinci olarak konuşma metinlerine paragrafın içinde yer veriliyor. Bu da bazen kimin neyi söylediğini anlamamızı oldukça zorlaştırıyor. Son olarak da hiçbir özel isim büyük harfle yazılmamış ve kesme işareti kullanılmamış. Acaba bunlar Saramago'nun kendi tercihlerimi diye merak ediyorum. Saramago'nun tercihleri ise de özel isimlerin küçük yazılması (kitapla ilgili olduğundan) hariç diğerlerini sevmedim. Gerçekten okumayı zorlaştırıyorlar.
 
Altı Çizilesi:
   Her millet hak ettiği hükümet tarafından yönetilir.


   İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.
                                                                         Kehanetler Kitabı

Kitabın Tanıtımından: 
   Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayalkırıklığı ve kaosa bırakır.

  İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner.

   Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuşu, başladığı gibi bitiriyor: "Ertesi gün hiç kimse ölmedi."

20 Eylül 2012 Perşembe

Gazap Üzümleri - John Steinbeck

GAZAP ÜZÜMLERİ
JOHN STEINBECK
  Remzi Kitabevi
Orjinal Adı: The Grapes of Wrath
Çeviri: Rasih Güran
1990, 9.Basım
637 Sayfa

AFD:
   Ülkemizde yasaklı kitaplar konuşulduğu şu sıralar, en son okuduğum kitap olan, Gazap Üzümleri'nin de ABD'de Kaliforniya yöre insanını küçük düşürdüğü gerekçesiyle, yıllarca yasaklı kaldığını belirtmeden incelememize başlamayalım. Yasaklanması için baskı yapanlar ise tarım şirketleriymiş. Kitabı okuyunca neden yasaklamak istediklerini apaçık görebiliyoruz.

   Yıllardır okumak istediğim bir kitaptı Gazap Üzümleri. Sahaflarda Remzi Kitabevi'nin sadeleştirilmemiş basımını aradım ve isteğime kavuştum. Uzun süre elimde gezindi kitap, ama bu durum kitaptan değil benden kaynaklandı. Çok fazla zaman ayıramadım :(

   John Steinbeck Gazap Üzümleri ile; Amerika'nın Oklahama kentinde yaşayan ve geçimlerini çiftçilikle sağlayan Joad ailesinin hikayesini ve hikayenin arka planında da 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı döneminin Amerika'sını anlatıyor.

    Kendi halinde ve doğdukları topraklarda mutlu olan Joad ailesi için işler gittikçe kötüye gider ve ekmek parası için göç etmek zorunda kalırlar. Gittikleri yerde vaat etikleri kadar büyük bir zenginlik var mıdır? Göç etmelerine değecek bir hayat yaşayacaklar mıdır? Eski güzel günlerine geri dönecekler midir? gibi soru işaretleri içinde göç ederler.

   Kitap iki yandan ilerliyor, bir yanda Joad ailesinin zorunlu göçü, zorluklar arasındaki yolculuğu ve yeni bir yerde hayata tutunma çabalarının olduğu bölüm anlatılırken, diğer yanda da Amerika'nın o yıllardaki durumu, insanların çaresizliği ve yaşam savaşı anlatılıyor. Özellikle bu bölümlerde Steinbeck'in ders niteliğinde çok güzel tespitleri var. Zaten bir klasik olmasını sağlayan bu tespitlerdir diye düşünüyorum.

-Kitabı okumayanlar için kitabın gidişatını etkileyecek bilgiler içerir-
   Kitap sanki bir anda bitti. Sayfalar ilerledikçe Steinbeck beni bir isyana hazırladı, bu haklı isyanın öncüsü de benim gözümde Tom Joad'dı. Sayfalar yitip gittikçe, işte isyan geliyor diye seviniyordum. Fakat, maalesef beklediğim isyan olmadan kitap bitti. "Acaba kitap iki cilt de benim mi haberim yok?" dedim, iki cilt de değilmiş. Şu an isyan görememenin isyanını yaşıyorum. Ya Noah'a, Connie'ye ne oldu? Ben nasıl yaşarım bu soru işaretleriyle???? :(( 


Kitabın içinde bulunan John Groth çizimlerinden örnekler.



Kitabın 1940 yapımı filmi de var: The Grapes of Wrath





Altı Çizilesi: 
   Ben bir kurt kadar cesurdum. Ama şimdi bir tilki gibi cesurum. İnsan bir ava çıktı mı, avcı olur, güçlü olur. Avcıyı kimse yenemez. Ama seni avladılar mı, iş değişir. İnsana bir şeyler olur. Artık eski gücün kalmaz, belki yine zorlu olursun ama, güçlü olamazsın. (sf:78)

   Avlanmış olmanın bir şeyi daha var: İnsanın aklına hep kötü şeyler gelir. Avladığın zaman, avladığın şeyi düşünmezsin, üzülmezsin. (sf:79)

   Ana, korku ve acıyı kabul etmedikçe ihtiyar Tom'la çocukların da korku ve acı nedir bilmeyeceklerini ' anladığı için her zaman kendi kendine bu duyguları yadsırdı. (sf:102)


   Ana, dedi. Sen eskiden hiç böyle değildin?

   Ananın yüzü sertleşti, bakışları soğuklaştı.
  Şimdiye kadar evim hiç yıkılmamıştı da ondan, dedi. Şimdiye kadar çoluğum çocuğum hiç sokak ortasında kalmamıştı. Şimdiye kadar hiç bir şeyimi satmamıştım. Şimdi her şeyimi... (sf:106)

   Ama şimdi bu traktör iki şey yapıyor: Toprağın altını üstüne getiriyor ve bizi topraktan atıyor. Bir traktörle bir tank arasında çok ufak bir ayrılık var: Her ikisi de halkı yerinden atıyor, korkutuyor ve yaralıyor. (sf:212)

   İki adam çömeliyor, kadınlar ve çocuklar dinleniyorlar. İşte düğüm noktası burada. Ey değişimi sevmeyen ve devrimlerden korkanlar!.. Bu çömelen iki adamı birbirinden ayırın. Onları birbir lerinden tiksindirin. Birbirlerinden korkutun, şüphelendirin. İşte korktuğunuz şeyin başı bu. Bu zygot'tur. Çünkü burada, "Ben toprağımı kaybettim!" sözü değişmektedir. Bir hücre parçalanıyor ve bu parçalanmadan sizin hoşlanmadığınız şey doğuyor. "Biz toprağımızı kaybettik!" İşte asıl tehlike burada; çünkü iki adam bir adam gibi yalnız ve şaşkın değildir. Ve bu ilk "biz"den daha tehlikeli bir şey doğmaktadır (sf:212)

   Özlenen şey,akşamleyin bir su ve ateş üzerinde bir yemek bulmaktır. (sf:274)

   Ve öyle bir zaman geldi ki, toprak sahipleri artık çiftliklerinde çalışmaz oldular. Çiftçiliklerini kâğıt üzerinde yapıyorlardı: Toprağı, toprağın kokusunu, duygusunu unutmuşlardı; ve yalnızca toprağa sahip olduklarını, yalnızca topraktan kazanıp kaybettiklerini hatırlıyorlardı. (sf:325)

   Halkın büyük bir kısmı aç ve çıplak olunca, istediğini zorla alır. Ve bütün tarih boyunca haykıran küçücük bir gerçek daha: Baskı, ancak baskı altmdakileri güçlendirir ve birbirine bağlar. Büyük mal sahipleri, tarihin bu üç haykırışına kulaklarını tıkamışlardır. Toprak birkaç kişinin eline düşüp de topraksızların sayısı arttı mı, büyük mal sahiplerinin her çabası, baskıya doğru yönelir. (sf:332)

   Üç yüz bin aç ve sefil; eğer bunlar kendilerinin ne kadar güçlü olduklarını anlarlarsa toprak onların olur ve dünyanın bütün gazları, silâhları bir araya gelse onları durduramaz. (sf:332)

   İki, birden iyidir. Çünkü emeklerinin mükâfatlarını iyi görürler. Çünkü birisi düşerse, öteki onu kaldırır. Yazık, o kimselere ki, yapayalnızdırlar ve düştükleri zaman yardımlarına gelecek kimseleri yoktur. (sf:586)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...