Oğuz Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oğuz Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

Körleşme - Elias Canetti

KÖRLEŞME
Orijinal Adı: Die Blendung
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Sel Yayınları
Ocak 2015, 1. Basım
Orijinal İlk Basım: 1935
565 Sayfa

AFD:
   "Körleşme" uzun zamandır methini duyduğum ve okumak istediğim bir kitaptı. Halil Serkan Öz'ün öğrencilerine önerdiği kitaplar arasında da görünce artık okuma zamanımın geldiğini anladım. Özellikle bir öğrencisinin, Halil Hoca'nın; "Eğer bilmek istersen, diğerleri gibi laylaylom yaşamak istemezsen, söylediğim yazarları okuyun. Ama bilin ki ne kadar çok öğrenirseniz bunları; insanları tanırsınız, toplum sizi dışlar, yalnızlaşırsınız. Bu söylediğim yazarların cenazelerine üç beş kişi gitmiştir, kitapları yasaklanmıştır." cümlesini aktarması giderken bizlere okuyun diye öğütlediği listedeki tüm kitapları bir an önce okuma isteği uyandırdı.

    Körleşme'de Dünyanın en önemli sinologlarından (Çin dili ve tarihi uzmanı) biri olan Profesör Kien baş karakterdir. Prof. Kien, 25 bin kitabıyla birlikte yaşadığı dairesinde, insanlardan uzak münzevi bir hayatı tercih etmektedir. Kitapları en büyük tutkusudur. Kitaplarını biriyle paylaşmak değil, kendi okurken, taşırken yanlış bir şekilde tutup zarar vermesi bile en büyük kabuslarından birisidir. Her gün kitaplarının kaynaklığı aracıyla yaptığı çalışmalarla ününe ün katmaktadır. Fakat onur konuğu olarak davet edildiği hiçbir toplantıya gitmez, hiçbir üniversitenin kürsü başkanlığını kabul etmez. O kendi evinde, dünyasında mutludur. Hiç kimseye ihtiyacı yoktur, sıradan insanlarla (kendisi hariç tüm insanlar) yapılacak küçücük bir konuşmaya bile harcayacak zamanı yoktur.

     Kien'in bu münzevi hayatı temizlikçisi Therese ile değişir. Therese'nin, kitaplarına kendisinden bile daha özenli davrandığını fark eden Kien, böyle bir kadınla evlenmesi gerektiğini düşünür ve evlenir. Fakat Threse'nin planları farklıdır. Therese türlü oyunlarla Kien'i kandırır ve olaylar sonucunda Kien'i kendi evinden atar. Evinden ve kitaplarından başka bir yaşamı olmayan Kien'i dışarıda hiç bilmediği bir hayat beklemektedir. Olaylar bu şekilde başlar ve çok daha can alıcı şekilde devam eder.

     Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği; olaylara sadece kendi bakış açılarından bakmalarıdır. Kimse bir olayın kendi düşündüğünden başka bir şekilde olabileceğini aklına bile getirmez. Herkes kendince doğrudur. Tabii bu herkesin kendince doğru oluşu, kimsenin birbirini anlamamasını da beraberinde getirir. Herkes birbirine karşı kördür ve herkes kendi küçücük dünyasında yaşar. Bu da doğal olarak bir kaos ortamı yaratır.

    Körleşme hakkında daha derin bir yazı okumak isterseniz size Eren Arcan'ın "İnsanlığın Körleşmesi" başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

     Son olarak kitabın Türkçe'ye çevrilmesinde Oğuz Atay'ın Ahmet Cemal'e yaptığı emrivaki ricadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Oğuz Atay Körleşme'nin ingilizcesini okur ve çok beğenir. Çevirilerini beğendiği fakat hiç tanışmadıkları Ahmet Cemal'i bulur ve Körleşme'nin ne kadar iyi bir kitap olduğundan bahseder ve bir an önce Almanca aslından Türkçe'ye çevrilmesini ister. Körleşme; Oğuz Atay'ın önerisiyle Türkçe'ye çevrilmiştir.

-"Körleşme"yi buradan satın alabilirsiniz.-


Altı Çizilesi:
  Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.

   Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir. -Konfüçyüs-

  Hata İşlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

  Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.’ -Mong-

   Akıllıların yapmaktan korktukları işlere aptallar saldırır.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Bir Bilim Adamının Romanı - Oğuz Atay

BİR BİLİM ADAMININ ROMANI
(Mustafa İnan)
OĞUZ ATAY
İletişim Yayınları
2013, 40. Baskı
284 Sayfa

AFD:
   Bu kitap "Tutunamayanlar" ve "Tehlikeli Oyunlar"dan sonra okuduğum üçüncü Oğuz Atay romanı oldu. "Bir Bilim Adamının Romanı" Oğuz Atay'ın tarzının dışında bir biyografi romanı, tabii tarzının dışında olması bizim, kendisinin ince zekasından, güzel cümlelerinden ve eleştirel tavrından uzakta kalacağımız anlamına gelmiyor. 

Mustafa İnan
kutuphane.itu.edu.tr
  Bir Bilim Adamının Romanı'nda, Oğuz Atay bize hocası Mustafa İnan'ı anlatıyor. Okuduğum bölümle, yaptığım meslekle, ilgilendiğim alanlarla ilgili olmadığından mı? yoksa cahilliğimden mi? bilmem Mustafa İnan ismini bugüne kadar hiç duymamıştım. Biyografisini Oğuz Atay dışında biri yazmış olsaydı kuvvetle muhtemel yine Mustafa İnan'dan haberim olmayacaktı.  Gerçi Bir Bilim Adamının Romanı; gençleri bilime ve bilim adamı olmaya özendirmek adına TÜBİTAK desteğiyle yazılan bir roman olduğundan, "Ismarlama Roman" diye de eleştirilmiştir ya; keşke her biyografi Oğuz Atay'a ısmarlansaydı da bizim de böyle nadide insanlardan haberimiz olsaydı. Biyografileri resmi evraklar gibi değil de roman tadıyla Oğuz Atay'ın kaleminden okuyabilseydik. 

   Mustafa İnan hakkında çok fazla bilgi vermeden, yorum yapmak istiyorum. Kitapta bulabileceğiniz ayrıntıları burada anlatıp kitaptan alınan zevki azaltmak istemem. Yine de bir kaç cümle ile Mustafa İnan'ı anlatmak istersem: Mustafa İnan kolejlerde büyümeyen hatta ailesi geçim derdi çektiği için "Leyli Meccani" (Parasız Yatılı) okuyan bir öğrenciymiş. Zorlu eğitim şartlarında okumasına rağmen, azmetmiş ve dünyaca tanınan bir Bilim Adamı olmuş. Tabii bildiğimiz inek öğrencilerden de değilmiş Mustafa İnan, herkes tarafından çok sevilen bir insanmış. Ömrü boyunca doğru bildiklerini yapmaya çalışmış. "Yıllardır böyle" , "Böyle gelmiş böyle gider" cümlelerini tekrarlayan beyinlere rağmen farkını göstermiş ülke adına büyük hizmet yapmıştır. Tabii değeri,  arkadaşları ve onu anlayan azınlık dışında, her zaman olduğu gibi sonradan anlaşılmış, öldükten dört yıl sonra Bilim Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.

  Bir Bilim Adamı'nın Romanı özellikle:  "Ben bunlara niçin çalışıyorum, bunlar benim ne işime yarayacak" diyen öğrenciler; "Şu üniversite bir bitsin, kapağı bir işe atayım tamam" diye düşünen geleceğin fizikçileri, matematikçileri, mühendisleri; "Ben anlatır geçerim, ister anlasınlar ister anlamasınlar" diye düşünen bankamatik memuru öğretmenler; "Ahh benim de çanta taşıtma sıram gelecek mi?" diye hayaller kuran araştırma, öğretim görevlileri; kendisinin eğitmesi için yanlarına verilen asistanlarını köle olarak gören ve kendisinden üstün bir mertebeye çıkmasından korktuğu için bildiklerini asistanından saklayan profesörler ve o ulaşılmaz odalarında, rahat deri koltuklarında oturan, üniversitenin açılışında, diploma töreninde ya da televizyon programlarında ancak öğrencilerin yüzlerini görebildiği dekanlar ve rektörler tarafından mutlaka okunmalı. Bu saydığım düşüncedeki insanlara nasıl bir etkisi olur bilemesem de, "Nasıl vatanıma, milletime faydalı bir birey olurum?" diye düşünen her yaştan insanın okurken, kendine dersler çıkaracağı, ilerisi için kendisine hedefler koymasını sağlayacak ve hedefleri olan insanların da bu hedeflere ulaşmasında aradığı motivasyonu satır aralarında saklayan gerçek bir hayat hikayesi: Mutlaka okunmalı...

Altı Çizilesi:
   ...Ahmet Mithat Efendi tek başına bir gazeteyi dolduruyor, Namık Kemal de tiyatrodan romana, şiirden siyasete kadar her konuyu deniyordu. Her şeyden biraz bilmeye çok önem veriliyordu. Herkes her şeyi biliyordu. Herkes her şeyden anlıyordu. 
   Bu rüzgar 1930 yıllarında da bütün gücüyle esiyordu. Aceleden, yeni kılıklar Batı'dan ithal edilirken, kafaların ithali unutulmuştu; ya da gümrüklerden çekilmemişti. Saçı ve sakalı uzun olan -biraz uzun tabii- şairler filozof sanılıyordu: tarih, dil, sosyoloji gibi konularda biraz fikri olanlar -ya da fikri varmış gibi görünenler- bilgin olarak saygı görüyordu. Böyle bilginler de, biraz vakit geçince, artık olgunlaşmıştır düşüncesiyle hemen profesör yapılıyordu. Bilimsel aşamaların akademik bir çalışma sonunda, belirli düzeyde eserlerle geçileceği hiç akla gelmiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bu yorulmak bilmeyen 'her şey profesörleri' durmadan teoriler ortaya atıyorlardı. Teoriler mantar gibi büyüyor, bilginler kendi kendine yetişiyordu. Artık ne bilginlerle, ne bunların düşünceleriyle başa çıkmak imkanı kalmamış gibi görünüyordu. Bu arada yorulmaz mütercimler, ellerine geçen her şeyi, insana hüzün verecek kadar acıklı biçimde, Türkçe'ye pek yakın sayılmayacak bir dile çeviriyorlardı...

   ...Her şeye rağmen saf bir iyimserlikleri vardı. Sen buna, bugün biraz modası geçmiş gibi görünen 'milliyetçilik' adını takabilirsin. Belki, daha yeni kurulan bir düzenin heyecanı içindeydiler; millet olmanın heyecanını daha yeni öğreniyorlardı. Öğrenciler henüz, geldikleri illere göre topluluklara ayrılmış değillerdi aralarında. Henüz marşların heyecanla söylendiği dönemler yaşanıyordu. Belki bugünün öğrencileri onları seyretselerdi, hafifçe gülümserlerdi. Ne var ki, bu işten bir çıkarlarıyoktu Mustafaların, bu tutum bir geçim kaynağı olmamıştı. Milletini sevmek, iyi bir duygu olarak tanımlanıyordu; bu kavramlar henüz gerçek anlamlarında kullanılıyordu. İnsanlar, henüz resmi geçitleri filan ilgiyle izliyorlardu. Vatan ve millet deyimleri henüz sadece bayram nutuklarının tekelinde değildi; insanlar yaşantılarında, kendi aralarında bu sözleri kullanıyorlardı. Mustafa İnan'ın sınıfı da acıklı yaşantılarının içinde birlik ve beraberlik gibi şeylerin varlığını da duyuyordu. ...Şimdi bu duygularla alay etmek marifet sayılıyor, biliyorum. Milletini sevmek de ancak onun için durmadan üzülmek anlamına geliyor. Artık millet olmanın sevinci değil, millet olmanın üzüntüsü makbul sayılıyor. Ne yapalım? Bir zamanlarda böyle sevinçler varmış. Bazı kavramlar kötüye kullanıldı diye, şimdi iyi niyetli kimseler bile bu kavramlara dokunmaktan korkuyorlar.

   Evet, Allah yardımcımız olsun diye düşündü Mustafa İnan: Sobamız iyi yansın, çocuğumuza iyi bakılsın, ayın sonunu getirecek paramız olsun, duraklarda uzun zaman tramvay beklemeyelim, suyumuzu soğuk içebilmek için bakkalda buz bulabilelim -belki bir gün buzdolabımız bile olur- bütün bunları düşünmekten vakit kalırsa memleketimize yeni bir mekanik anlayışı getirebiliriz herhalde; 'fotoelastisite'yi bile öğretebiliriz. Halbuki beyler, ilim adamı ender yetişen bir kuştur, ona itina edilmelidir. Mesela İsviçre'de... evet ama İsviçre başka onlar zengin. Canım Hindistan'da bile alimler, hem de atom alimleri yetişmiyor mu? Mesele, zenginlik fakirlik değil. Mesele, zihniyet meselesi.

     Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.

   Sonunda kendimi açık kapının önünde buldum ve biri arkadan beni kuvvetle itti, odaya daldım istemeden, Mustafa İnan tam karşımda oturuyordu, gülerek bana bakıyordu.Beyaz dişlerini göstererek gülümsüyordu.Allah Allah dedim, kendi kendime: bir hoca, bir rektörde güler mi? Yarı-tanrılar genellikle asık suratlı olurdu; hele o tanrılar mekanik, matematik gibi çok zor şeyleri bilirlerse. ”Rektör güler mi, diye düşünüyordum. Dekan bile gülmezdi. Değil kürsü başkanları, doçentler bile gülmezdi. ”Eren Omay haklıydı; belki asistanlar, ilk acemilik yıllarında biraz gülümserlerdi. Gülmek doktarayı verdikten sonra unutulan bir eylemdi. Belki eylemsiz doçentler, kadro buluncaya kadar biraz dişlerini gösteriyorlardı(gülümsemek için). Canım, belki de herkesin dişleri Mustafa İnan’ınki kadar güzel değildi… 

    Ben henüz dünyada bazı iyi niyetlerin olduğuna inanacak kadar gencim

  Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın olur mu çocuklar? Oppenheimer(ünlü bir fizikçi) gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkaları yapsın, büyük barajlarda başkaları çalışsın. Bazılarına, çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirasıyla yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bıakınız parayla da onlar uğraşsın. sizin “kuvvetli” olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi “Kuvvet nedir?” diye merak ediyorsanız buyrun, sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre “Kuvvet” para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbirine karıştırmayın, kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?

10 Mayıs 2013 Cuma

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay

TEHLİKELİ OYUNLAR
OĞUZ ATAY
İletişim Yayınları
2011, 25.Baskı
480 Sayfa

AFD:
   Kitap Kardeşliği'nin Nisan ayı kitabıydı Tehlikeli Oyunlar. Tutunamayanlar'ı bitirir bitirmez almama rağmen bir türlü okumak için fırsat bulamamıştım. Kısmet Kitap Kardeşligi'nde onlarca kişiyle beraber okumakmış. Kitap Kardeşlerimizden bazıları zorla bitirirken, bazıları sayfalar bitmesin diye uğraştı ama hepimizin ortak olarak tespit ettiği bir şey vardı ki; Önsözlerden hoşlanmayan Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ının bir önsöz faciasına uğradığı. Önsözde " "katil uşak" demenin ne manası var?" bilmiyorum. Buradan Tehlikeli Oyunlar'ı okumayı düşünenlere ilk tavsiye kitaba başlarken önsözün sadece ilk cümlesini okuyun gerisini de sonsöz olarak okuyun.

    İkinci tavsiye ise Oktay Akbal'ın gölgesinde geliyor: “Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz.” demiş Oktay Akbal. Kesinlikle Oğuz Atay okurken zaman ayırmalı, kendimizi tamamen cümlelere vermeliyiz diye düşünüyorum. Ben okurken çok defa geri dönmek zorunda kaldım. Dikkatimin dağıldığı zamanlarda çok cümle kaçırmışım meğer. Geri dönmesem hayatla ilgili o birbirinden mükemmel tespitlerden bazılarını kaçıracaktım.

    Oğuz Atay'ın hayata yönelik ince tespitlerini okumak, Hikmet'in gerçeklerini, albay ile geçen diyaloglarını, hayallerini veya rüyalarını anlamlandırmaya çalışmak gerçekten çok keyifliydi.

    Biz, her şeye hayret eden bir millet olduğumuz için albayım, sevinç ve şaşkınlıkla ellerimizi çırpıyoruz. Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de, beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız.

     Hikmet BENOL; baş karakterimiz. Nasıl anlatılabilir ki? Birbirinden farklı, fakat hepsi birbirinin aynı!!! birden çok belki de hiç yok... BEN-OL soyadı bile insanı düşünmeye davet ediyor. Hikmet'in benlik arayışına bir gönderme mi yoksa Oğuz Atay'ın Hikmet'in aslında kendisini yansıttığı için mi bu soyadı? Ya da her ikisi mi? Belki de çok daha fazlası...

    Bence Oğuz Atay kesinlikle okunmalı, tabii Oktay Akbal'ın tavsiyesi ışığında...


   Not: Tehlikeli Oyunlar Seyyar Sahne oyuncuları tarafından sahneleniyormuş. Çanakkale'ye gelseler ne de güzel olurdu.  Bilgi için: http://www.seyyarsahne.com/

Severek izlediğim Leyla ile Mecnun'la Tehlikeli Oyunlar'ın buluşması.
Tehlikeli Oyunlar'ı okuyan ve etkisinde kalan bir senaristin kaleminden çıkan bir dizi nasıl güzel olmaz ki?

Altı Çizilesi:
     Ölmek istiyorum. Güzel kalmak için yapabileceğim tek hareket bu. 
     İnsan haklı olduğunu bile bile de kaçar. bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeğe dayanamamıştır. kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.

   Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?

     Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!

   Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

    En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde, buğday yetişir. Fakat, ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyva verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyva verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. Satırbaşı. Ülkemizde dağ vardır, ova vardır, akarsu vardır, tepe vardır, içi taranmıs çokgenlerle gösterilen şehirler vardır, girintili çıkıntılı kıyılar vardır, çakıl parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır, ağzını açmış sivri burunlu ve kuyruklu bir kurbağaya benzeyen bir iç denizimiz vardır, yeşil düzlükler ve kahverengi yükseltiler vardır. Bu görünüsüyle ülkemiz, ilk bakısta, başka ülkelere benzer. Bu bakış, kuş bakışıdır. İlkbaharda ülkemiz yeşillenir; sonbaharda, eski bir harita gibi sararır, solar. Satırbaşı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye)başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke göndeririz; yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz; teşekkür gönderirler. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz; dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçekinsanlarımızı göndeririz; bizeordanmektup gönderirler.»

   'Beyaz gömlekleri uçuşarak, insanın yüzüne bakmadan geçen doktorların peşinden koştu. Bu doktorlar hep bilinmeyen bir hasta ile, o sırada kendilerini bekleyen insanlarla ilgisi olmayan soyut bir hastalık kavramıyla uğraşıyorlardı. Bu hastalık denen mesele profesörler, doçentler, mütehassıslar, asistanlar, hemşireler, hasta bakıcılar, laborantlar, hademeler, tıp öğrenci arasında görüşülen ve insanların özellikle hastaların üstünde bir davaydı. Elinizde üstü büyülü yazılarla dolu kağıtlar onların arkasından bakakalıyordunuz. mutlu bir rastlantı sonucu yarı aralık duran bir kapıdan, bu büyücüler tarikatından olup da sizin aradığınız ve belirsiz bir süre beklemeniz gereken insanüstü beyaz yaratıklardan birini görebilirseniz, tarikat mensuplarından bir başkasıyla konuşan ve hastaların, özellikle hasta yakınlarının anlayamayacağı yabancı bir dille bir şeyler söyleyen bu dalaylama, hemen suratınıza kapıyı kapatıveriyordu. 

   Tanrılar katına çıkmanıza bir an bile izin verilmiyordu. Sevgi Hanım ve Selim Bey'in de katıldıkları hasta yakınları sınıfı, hastalar kadar, belki onlardan da çileli bir zümreydi. değil hasta yakınlarının, asistanların, asistanlar ne demek mütehassısların hatta doçentlerin bile beş metreden fazla yakınına sokulamadığı bir profesörle konuşmak ne demekti. milyonlarca insanın kurtulması için çalışan bir tıp devi olarak, zavallı bir tozun hayatı için endişelenen önemsiz molekülden başka bir şey olmayan hasta yakınlarının küçümseyici bakışlarıyla ezip geçiveriyordu. bu dev mikroskoplar, bir mikrop kadar değer vermiyorlardı. Bu şaşkın kalabalığa ; üzerinde hiçbir şey yazmadığı için arkasında neler olup bittiği belli olmayan bir kapının aralığından saydam tül gibi süzülerek kayboluyorlardı.

   Üzerinde tabelalar bulunan kapıların gerisinde de genellikle canlı varlık bulunmuyordu. vakit çoktu, bekleniyordu. tecrübeli hasta yakınları, üstü yazısız kapıların önünde birikiyordu. Sonra durmadan bekleniyordu. Fakat aman Allah'ım ne kadar da çok bekleniyordu. Hiç bir yere ayrılmadan bekleniyordu. bütün gözler kapıdaydı, bütün gözler kapı tokmağındaydı. Bütün gözler, kapının altından sızan ışığın kararmasını, ilahi bir gölgenin yaklaşmasını bekliyordu. fakat aman Allah'ım ne kadar da çok bekleniyordu. sonra, beklenen tanrısal gölgenin gözünde basit bir makine parçası olan -mesela bir hemşire- aynı kapıdan çok normal bir hareket yapıyormuş gibi giriyordu. ''

   Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla, bir genç adam göründü kol kola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kızda başını sallıyordu.’’Bana kalırsa film biraz karışıktı dedi’’dedi genç adam.’’Bazı yerlerini anlamadım’’
‘’Canım’’ dedi kız,’’Sonunda çocuk ölüyor işte’’
‘’Aptal’’ dedi delikanlı.’’O kadarını biz de anladık


   Dünyada çok sevgisizlik vardı.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...