Timaş Yayınları
Kasım 2015, 1. Baskı
340 Sayfa
AFD:
Mücellâ'nın yaşamı gibi sıradan bir hayat hikâyesi, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.
Mücellâ, ülkemizde geçmiş yıllarda kadına biçilen rolün tipik bir örneği; dört duvar arasında yaşayan, büyüklerinin sözünden çıkmayan, bir kadın için dışarının çok tehlikeli olduğu bilincine eriştirilen, tipik bir Türk kadını. O dönemlerde Mücellâ gibi yaşayan kadınların sayısı daha özgür yaşayabilenler diye tanımlayabileceklerimizden çok daha fazlaydı. "Bir kadın için dışarının çok tehlikeli olduğu" cümlesini, ne kadar geçmiş yıllar için kullansam da. günümüz için de bu söz maalesef hâla geçerliliğini koruyor . Ülkemizde minibüse binmenin bile vahşetle sonuçlandığını düşünürsek. :(
Mücellâ'nın hayat hikâyesi için sıradan, tipik bir örnek dedim. Peki "Mücellâ" sıradan bir kitap mı? Kesinlikle değil. Mücellâ dört duvar arasında yaşayan bir kadın olmasına rağmen, yaşadıkları bu duvarlarla sınırlı değil. Aslında yaşamına giren herkesin hikâyesi, bir nevi Mücellâ'nın hikayesi. Yaşamak istediği hayat, aşklar, duygular, ya da düşünmeye bile cesaret edemeyeceği çılgınlıklar... Mücellâ hepsini kendi hikâyesi gibi yaşamıştı. Onlarla sevindi, onlarla üzüldü ve bu duyguları Nazan Bekiroğlu o muhteşem cümleleriyle bize o kadar güzel anlattı ki, bitmemesini istediğimiz bu güzel hikaye, maalesef tadı damağımızda kalarak bir çırpıda bitti.
Mücellâ'yı, Mücellâ gibi olanları, hayatının dönüm noktasında cesaretle adım atmaktan çok ailesini, sevdiklerini, geride kalacakları düşünerek o adımı, tüm isteğine rağmen atmama (kesinlikle atamama değil) cesaretini gösterenleri anlatan en güzel cümle, tabii ki kitabın içinden, Nazan Bekiroğlu'nun kaleminden:
"Hep aynı gözlerle bakardı hayata: Kazalı belâlı yolları kazasız belâsız atlatmayı, eylemekten çok eylememeyi başaranların çorak bakışı. Yaşanmamıştan çıkarılan gururun acı tacı."
Altı Çizilesi:
Yangından geriye ne hasar kaldığını ancak dumanlar dağılınca anlayacaktı. Yara sıcakken duymamıştı acıyı. Gerçek acı zamanla başlayacaktı.
Şimdi ey bezirgân, suçu suçluya ödetmeli masuma değil. Bu yüzden ben bir isimden ibaret kalsam bile, ölsem bile, kalsam bile, bir isim bile kalmasa benden geriye. Sen o ismi unutma. Unutmak affetmektendir. Aşkın olduğu yerde açılmaz affın kapıları. Oysa kalbim tanık sen beni affettin.
Ama sen yine de affetme beni ne olursun.
Ne olur bana karşı da bir kırgınlığın olsun.
Ama sen beni anlama. Bu sayfaları neden yazdığımı şimdi bu mektubun sonuna yaklaştıkça anlıyorum ben de. Suç varsa karşılığında ya adalet ya merhamet olmalı. Sen adaletle hükmet Suna. Suçla beni. Kına. Yargıla. Ayıpla. Ko, azapta kalayım. Ama anlama. Anlamanın sonu merhamet, onun da sonu affetmektir çünkü. Affetme beni.
Sevda dediğin ne ki? Tarifsiz bir tanışıklık duygusu. Sebepsiz bir gülümseme arzusu. Rüzgâr esti. Mantonun düğmelerini iliklerken sen de bana gülümsedin. Sen bana gülümsediysen bu sana değil bana bir şey katmış demekti.Acaba? Bu ümit bile yetti.
İyi de affa değer olanı zaten herkes affeder. Asıl af, affa layık olmayanı da affetmek değil mi? Tıpkı vicdan gibi. Onu kaybetmeye en fazla hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şey değil miydi vicdan?
Şimdi ey bezirgân, suçu suçluya ödetmeli masuma değil. Bu yüzden ben bir isimden ibaret kalsam bile, ölsem bile, kalsam bile, bir isim bile kalmasa benden geriye. Sen o ismi unutma. Unutmak affetmektendir. Aşkın olduğu yerde açılmaz affın kapıları. Oysa kalbim tanık sen beni affettin.
Ama sen yine de affetme beni ne olursun.
Ne olur bana karşı da bir kırgınlığın olsun.
Ama sen beni anlama. Bu sayfaları neden yazdığımı şimdi bu mektubun sonuna yaklaştıkça anlıyorum ben de. Suç varsa karşılığında ya adalet ya merhamet olmalı. Sen adaletle hükmet Suna. Suçla beni. Kına. Yargıla. Ayıpla. Ko, azapta kalayım. Ama anlama. Anlamanın sonu merhamet, onun da sonu affetmektir çünkü. Affetme beni.
Sevda dediğin ne ki? Tarifsiz bir tanışıklık duygusu. Sebepsiz bir gülümseme arzusu. Rüzgâr esti. Mantonun düğmelerini iliklerken sen de bana gülümsedin. Sen bana gülümsediysen bu sana değil bana bir şey katmış demekti.Acaba? Bu ümit bile yetti.
İyi de affa değer olanı zaten herkes affeder. Asıl af, affa layık olmayanı da affetmek değil mi? Tıpkı vicdan gibi. Onu kaybetmeye en fazla hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şey değil miydi vicdan?









.jpg)


