Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2015 Cuma

Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper Lee

TESPİH AĞACININ GÖLGESİNDE
Özgün Adı: Go Set A Watchman 
HARPER LEE
Çevirmen: Püren ÖZGÖREN
Sel Yayınları
Kasım 2015, 1. Baskı
(Orijinal İlk Basım 2015)
239 Sayfa


AFD:
  "Bülbülü Öldürmek"i bu sene içinde okumuştum. Tabii ki hemen hemen her okuyana bıraktığı etkiyi bende de bırakmış; en beğendiğim ve her okura tavsiye ettiğim kitaplardan bir olmuştu. "Bülbülü Öldürmek" beni bu kadar etkilemişken, devam kitabının çıkacağı söylentisi yayıldı. Bu söylentiyi duyduğum anda karışık duygular yaşadım. Seviniyordum çünkü; bugüne kadar beni en çok etkileyen karakter olan Atticus Finch'in hikayesi devam edecekti. Üzülüyordum; 55 yıl sonra böyle bir kitap yayınlanmasında "Bülbülü Öldürmek bu kadar tuttu bir devam kitabı yazarsak milyonlarca satarız." anlayışının etkili olabileceğini düşünmüştüm. Bu anlayışla yazılan kitaplardan ne kadar iyi olursa olsun bana samimi gelmiyor.  Neyse ki işin aslı benim düşündüğüm şekilde değilmiş.

  Harper Lee "Bülbülü Öldürmek"i yayınevine gönderdiğinde "Tespih Ağacının Gölgesinde"nin (Go Set A Watchman) orijinal metni de onunla birlikteymiş. O dönem yayıncısı "Tespih Ağacının Gölgesinde"yi basmayı uygun görmemiş. Harper Lee kitabın ortaya çıkma ve basılma süreci hakkında şöyle bir açıklama yapmış;
 “Kitabın özgün kopyasının bugüne dek gelebildiğinin farkında değildim. Sevgili arkadaşım ve avukat Tonja Carter bunu bulunca çok şaşırdım ve memnun oldum. Epeyce düşündükten sonra güvendiğim birkaç kişiye okuttum ve onların kitabın basılmaya değer olduğunu belirtmeleri beni çok sevindirdi. Onca yıl sonra şimdi yayımlanacak olması benim için hem şaşırtıcı hem de onur verici”.

  Kitabımızın içeriğine geçelim artık. Olaylar yine Jean Louise "Scout" Finch'in gözünden anlatılıyor. Fakat namı değer Scout artık büyümüş, 26 yaşında kendi ayakları üstünde duran ve Newyork'ta tek başına yaşayan bir genç kadın olarak karşımızda. Hikaye Jean Louise'in ziyaret amacıyla evine, Maycomb'a dönmesiyle başlıyor. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen Maycomb'ta tensel ayrımcılık devam etmektedir. Fakat Jean Louise "Scout" Atticus'dan gördüğü, öğrendiği doğruları hala içinde yaşatmaktadır. Onun için bu tür ayrımcılıklar yoktur, zaten yaşadığı New York'ta da bunlar artık aşılmıştır. Fakat Maycomb farklıdır ve Jean Louise'in Maycomb'ta bıraktığı insanlardan bazıları ise anlayamayacağı biçimde farklılaşmıştır. Halası Alexandra'nın düşüncesine alışıktır, o zaten her zaman ayrımcılıktan yana bir tavır sergilemektedir. Peki o? O nasıl böyle düşünmeye başlamıştır? Nasıl böyle düşünebilir? Jean Louise için bu ev ziyareti beklenmedik bir yöne doğru gitmeye başlamıştır. Bu ziyaretinde öğrendikleriyle başa çıkabilecek midir? Peki O'nunla yüzleşebilecek midir?

   Tespih Ağacının Gölgesinde'de konumuz Bülbülü Öldürmek ile aynı; tensel, ırksal ayrımcılık. Bülbülü Öldürmek'de siyahiler, kaderlerine razı olmuş şekilde, beyazların onlar için çizdiği sınırları aşmayacak bir şekilde yaşamaktadır. Tespih Ağacının Gölgesinde'de ise aradan 20 yıl geçmiştir. Siyahlar artık daha bilinçlidir ve beyazların çizdiği sınırların adil olmadığının farkındadırlar. Sesleri gür çıkmaktadır.

   Tespih Ağacının Gölgesinde'yi okurken zorlandığım zamanlar oldu; Amerikan tarihini pek bilmeyen benim gibi bir okur için bazı bölümlerde anlatılanlar kopukluk yaşamama sebep oldu. Fakat zorlanmamın asıl sebebi sanırım çeviri ile ilgili olan problemlerdi. Çevirmenin kelime seçimleri ve cümlelerinde sanırım hatalar vardı. Sanırım diyorum çünkü, kitabı orijinal dilinde okuyamayacağım için asla emin olamayacağım. Daha önce Püren Özgören çevirisiyle Doris Lessing'in Hayatta Kalma Güncesi'ni okumuş, böyle bir sorunla karşılaşmamıştım. Acaba "55 sene bekleyen okurları bir de biz bekletmeyelim." diyerek basılmadan önce güzelce bir gözden geçirme yapılmadı mı? Kitapta bazı yazım yanlışlarının da bulunması bu teori mi güçlendiriyor gibi. :)

    Sözün özü; ilk olarak Bülbülü Öldürmek'i okumakla birlikte Tespih Ağacının Gölgesinde de kesinlikle öneririm. Okuyalım ve okutalım...


Altı Çizilesi:
  “Her insanın adası, Jean Louise, her insanın bekçisi vicdanıdır. Kolektif bilinç diye bir şey yoktur.”

  “Geriye bakıp, düne, on yıl önceye bakıp o günkü halimizi görmek her zaman daha kolaydır. Zor olan, şu anki bizi görmektir. Bu beceriyi edinebilirsen, yuvarlanıp gidersin.”


24 Haziran 2015 Çarşamba

Körleşme - Elias Canetti

KÖRLEŞME
Orijinal Adı: Die Blendung
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Sel Yayınları
Ocak 2015, 1. Basım
Orijinal İlk Basım: 1935
565 Sayfa

AFD:
   "Körleşme" uzun zamandır methini duyduğum ve okumak istediğim bir kitaptı. Halil Serkan Öz'ün öğrencilerine önerdiği kitaplar arasında da görünce artık okuma zamanımın geldiğini anladım. Özellikle bir öğrencisinin, Halil Hoca'nın; "Eğer bilmek istersen, diğerleri gibi laylaylom yaşamak istemezsen, söylediğim yazarları okuyun. Ama bilin ki ne kadar çok öğrenirseniz bunları; insanları tanırsınız, toplum sizi dışlar, yalnızlaşırsınız. Bu söylediğim yazarların cenazelerine üç beş kişi gitmiştir, kitapları yasaklanmıştır." cümlesini aktarması giderken bizlere okuyun diye öğütlediği listedeki tüm kitapları bir an önce okuma isteği uyandırdı.

    Körleşme'de Dünyanın en önemli sinologlarından (Çin dili ve tarihi uzmanı) biri olan Profesör Kien baş karakterdir. Prof. Kien, 25 bin kitabıyla birlikte yaşadığı dairesinde, insanlardan uzak münzevi bir hayatı tercih etmektedir. Kitapları en büyük tutkusudur. Kitaplarını biriyle paylaşmak değil, kendi okurken, taşırken yanlış bir şekilde tutup zarar vermesi bile en büyük kabuslarından birisidir. Her gün kitaplarının kaynaklığı aracıyla yaptığı çalışmalarla ününe ün katmaktadır. Fakat onur konuğu olarak davet edildiği hiçbir toplantıya gitmez, hiçbir üniversitenin kürsü başkanlığını kabul etmez. O kendi evinde, dünyasında mutludur. Hiç kimseye ihtiyacı yoktur, sıradan insanlarla (kendisi hariç tüm insanlar) yapılacak küçücük bir konuşmaya bile harcayacak zamanı yoktur.

     Kien'in bu münzevi hayatı temizlikçisi Therese ile değişir. Therese'nin, kitaplarına kendisinden bile daha özenli davrandığını fark eden Kien, böyle bir kadınla evlenmesi gerektiğini düşünür ve evlenir. Fakat Threse'nin planları farklıdır. Therese türlü oyunlarla Kien'i kandırır ve olaylar sonucunda Kien'i kendi evinden atar. Evinden ve kitaplarından başka bir yaşamı olmayan Kien'i dışarıda hiç bilmediği bir hayat beklemektedir. Olaylar bu şekilde başlar ve çok daha can alıcı şekilde devam eder.

     Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği; olaylara sadece kendi bakış açılarından bakmalarıdır. Kimse bir olayın kendi düşündüğünden başka bir şekilde olabileceğini aklına bile getirmez. Herkes kendince doğrudur. Tabii bu herkesin kendince doğru oluşu, kimsenin birbirini anlamamasını da beraberinde getirir. Herkes birbirine karşı kördür ve herkes kendi küçücük dünyasında yaşar. Bu da doğal olarak bir kaos ortamı yaratır.

    Körleşme hakkında daha derin bir yazı okumak isterseniz size Eren Arcan'ın "İnsanlığın Körleşmesi" başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

     Son olarak kitabın Türkçe'ye çevrilmesinde Oğuz Atay'ın Ahmet Cemal'e yaptığı emrivaki ricadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Oğuz Atay Körleşme'nin ingilizcesini okur ve çok beğenir. Çevirilerini beğendiği fakat hiç tanışmadıkları Ahmet Cemal'i bulur ve Körleşme'nin ne kadar iyi bir kitap olduğundan bahseder ve bir an önce Almanca aslından Türkçe'ye çevrilmesini ister. Körleşme; Oğuz Atay'ın önerisiyle Türkçe'ye çevrilmiştir.

-"Körleşme"yi buradan satın alabilirsiniz.-


Altı Çizilesi:
  Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.

   Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir. -Konfüçyüs-

  Hata İşlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

  Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.’ -Mong-

   Akıllıların yapmaktan korktukları işlere aptallar saldırır.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Amerikan Rüyası - Norman Mailer

AMERİKAN RÜYASI
Orijinal Adı: The Last Witness
Çevirmen: Ahmet ERGENÇ
Sel Yayınları
Kasım 2014, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1965
276 Sayfa

AFD:
 "Amerikan Rüyası"nda kahramanımız; II. Dünya Savaşı'ndan bir kahraman olarak dönen Stephen'dır. Bu kahramanlık onu ülke çapında ünlü yapmıştır. Bir üniversitede ders vermekte hatta bir Talk-Show programı da yapmaktadır. Yani hayatı tam anlamıyla bir "Amerikan Rüyası"dır. Fakat her rüyanın bir sonu olduğu gibi kahramanımız da uyanmaya başlamıştır. Hayatta her şeyi yaşadığını düşünmektedir. Hayattan zevk almamaya başlar ve bu düşünce onu farklı yollara sevk eder...

  Ben kitap okurken kahramanı ve seçimlerini çok önemserim. Eğer kahramanı sevmemişsem o kitap elimde sürünmeye başlar. Maalesef "Amerikan Rüyası"nın kahramanı Stephen'ı sevemedim. Hayat onlara tüm imkanlarını sunmuşken, şükür edip keyfini çıkarması gereken insanların, gereksiz şımarıklıklara yönlenerek hayatlarını mahvetmelerini algılayamıyorum. Bu tür insanlardan gerçek hayatta hazzetmediğim gibi kitaplarda da onların hikayelerini okumayı sevmiyorum.

  Ben kahraman takıntım yüzümden kitaptan çok fazla keyif almasam da Norman Mailer, "Amerikan Rüyası"nda, II. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan Amerika'daki yaşama eleştirel bir gözle bakıyor. Kitabın bir kısmı, Norman Mailer'ın yaşamıyla paralel ilerlemektedir. Yazarımız da kitabın kahramanı gibi II. Dünya Savaşı'na katılmış, ilk yazdığı roman "Çıplak ve Ölü"nün büyük ses getirmesiyle şöhretle tanışmış ve "Amerikan Rüyası"nı yaşamaya başlamıştır. Kendi yaşadığı durumu ve dönemi eleştirmesi açısından ele alındığında "Amerikan Rüyası" okunmaya değecek bir kitap.

26 Mart 2015 Perşembe

Ölümden Beter Yaşamlar - İlker Aksoy

ÖLÜMDEN BETER YAŞAMLAR
İLKER AKSOY
Sel Yayıncılık
Ocak 2014, 1. Baskı
318 Sayfa

AFD:
   "Ölümden Beter Yaşamlar" İlker Aksoy'un ilk kitabı. Bunu; kitap biter bitmez "İlker Aksoy'un diğer kitaplarını da okumalıyım" diyerek kendisini ve yazdıklarını araştırmaya çalıştığımda öğrendim. Kitabı gerçekten çok beğendim, bir ilk kitap içinse "Ölümden Beter Yaşamlar" oldukça iyi.

  Kitabın konusu; 80'lerde dünyayı değiştireceğine inanmış olan gencecik insanların, onurlu mücadelelerinin sonunda, yaşadıkları tüm zulümlerden sonra günümüzde hiçbir şeyin değişmediğini acı bir şekilde fark etmesi ve yaşamlarını sürdürebilmek adına değiştirmek istedikleri bu düzende var olmaya çalışmaları anlatılıyor. Kimi düzene ayak uydurmak için kendini değiştirmiş, kimi ise ne yaparsa yapsın bu yaşama alışamamış. Kimi kişiliğinden vazgeçmiş, kimi benliğinden...

   "Ölümden Beter Yaşamlar" kaybetmiş iki farklı insanın, Âdem Ziya ve Diler'in hikayesi. Ve onların hikayesi etrafında kaybedenlerin, hayata yenik başlayanların hikayesi.


Altı Çizilesi:
  Kadın hayvanın hamlesinden kaçmaya çalışırken elindekilerle birlikte geriye attı kendini. Ancak dengesini kaybederek sendeledi, yüksek topuklarının üzerinde bir anlığına hareketsiz kaldı, sonra Şişli'de doğum, kız lisesinden mezunşyeti, Moda'da düğünü, Bomonti'de apartmanı, Maltepe'de fabrikası, biri rahmetli iki kocası, biri kız üç evladı ve altmış dört yaşının heybetiyle yere yıkıldı.

Utanmış taklidi yaparak sırıttım.
Benim için hayat, rol yaptığım bir piyesten ibaret olmaya başlamıştı iyice.

  Arkamdan babam yaklaşıyor. Elini omzuma koyuyor. Yanıma çöküyor. Fotoğrafları gösteriyorum. Bir piknik fotoğrafını alıyor eline. Şöyle bir bakıyor.
  "Şimdi bütün gün kavga dövüş," diyorum.
  "Hayat kavga dövüş zaten."
  "Huzur yok," diyorum.
  "Eskiden var mı zannediyordun?" diyor. "Çocukluk bitti artık. O zamanlar her şey güzel gelir insana. Çünkü neler olup bittiğini bilmezsin etrafında. Sonra... Öğrenirsin... Ne kadar çabuk öğrenirsen o kadar iyi olur."

  Eskiden nasıl birisiydim unuttum.
  Şimdi ise kötü bir insanım.
  Bundan gurur duymuyorum. Ama utanmıyorum da. Dünya'ya iradem dışında geldim. Zihnimi gördüklerim, duyduklarım doldurup şekillendirdi.Kabahati kim bende bulabilir ki aklımdan geçenler için?

  Hepimizin amacı en fazla hazzı elde etmek değil mi bu ölümlü dünyadan.

18 Mart 2015 Çarşamba

Doğu Öyküleri - Ferit Edgü

DOĞU ÖYKÜLERİ
FERİT EDGÜ
Sel Yayıncılık
Şubat 2015, 7. Baskı
İlk Basım: 1995
76 Sayfa

AFD:
 İlk defa Ferit Edgü okudum. Kalemini çok beğendim, öykülerini şiir gibi yazmış. Beğendiğimiz bir şiiri tekrar tekrar okuruz ya, bu kitaptaki öyküler de bana aynı hissi yaşattı. Çocukluğumu gurbette, Doğu'da geçirmiş biri olduğumdan herhalde her öykü beni derinden etkiledi. Kendimi yazarın yerine koydum, ya da yazarı benim yerime, öyküleri sanki ben yazmışım, yaşamışım gibi... Çünkü yazar gibi dışarıdan gelip belirli bir süre Doğu'da yaşarken öykülerde anlatılanların çoğunu gördüm ya da işittim.

  Kitap 4 uzun 17 kısa hikayeden oluşuyor. Uzun hikayelerde konu sizi sarıp sarmalarken kısa hikayeler yukarıda da belirttiğim gibi şiir tadında, tekrar tekrar okunası. Yazarın kitap için yazdığı önsözünden bir kısmı paylaşacağım. Sanırım kitabın etkisini anlatmak için verilebilecek en güzel örnek; kitabın önsözü.

Oraya ilk ayak bastığımda
-yıllar yıllar önceydi-
bu insanları anlayabileceğimi sanıyordum.
Çok uzaklardan geliyordum ve birbirimizin dilini
konuşmuyorduk.
Doğrusu, o sıralar pek önemsemiyordum bunu.
Ortak dilin, ortak sözcükler olmadığını biliyordum.
Dağ başındaki o köyde,
uzun, bembeyaz bir kış boyu
o insanlarla birlikte yaşadım.
Günlük dertlerimizin iletişiminde güçlük çekmiyorduk.
Günlük dertlerimiz de gereksinimlerimiz de, (hemen hemen)
aynıydı.
Ama onların yalnızlığıyla benim yalnızlığım aynı değildi.
Sanırım onların yalnızlık diye bir sorunları yoktu.
Ya da bunun bilincinde değillerdi.
Ya da bambaşka, benim tanımadığım bir yalnızlık söz konusuydu.
Bilmiyorum.
Bildiğim, ben onlara yaklaştıkça
onlar benden uzaklaşıyordu.
Onlar bana yaklaştıkça
ben onlardan uzaklaşıyordum.

- Hoca radyoda ne haberler var?
Onlara haberleri özetliyordum.
Ama bu haberler onların haberleri değildi.
Onları ilgilendirmiyordu.
Onlar ölüyor ve öldürüyorlardı.
Niçin? diye sorduğumda, 
Başımı taş bir duvara çarpmış gibi oluyordum:
Sorumu -"Niçin öldürüyorsunuz birbirinizi?"-
kimse anlamıyor gibiydi.

  Kitap biter bitmez Ferit Edgü'nün diğer kitapları da okunacaklar listeme eklendi. Biliyorum Hakkari'de Bir Mevsim'i de bir an önce okumalıyım. :)


Altı Çizilesi:
  Muhtar çoktan dördüncü karısını da almıştı. Ve ondan da yedi çocuğu olmuştu. Böylece toplam yirmi altı çocuğu vardı Muhtarın, ölenleri saymazsak, ki o, saymıyordu. 
   Muhtarın oğullarından dördü evlenmişti, kızları saymazsak, ki o, saymıyordu.

Köylülerden birine sordum :
- Doruğa varılabilir mi?
Bu soruma aldığım yanıt, üç soru oldu :
- Doruğa varmak mı? Bu mevsimde mi? Ne yapacaksın dorukta?
- Hiçbir amacım yok. Yalnızca soruyorum : Doruğa varılabilir mi?
- Tabii varılır, dedi. Eğer kendinde o gücü görüyorsan ve oraya niçin çıkmak istediğini biliyorsan.
 Doruğa niçin ulaşmak istediğimi bilmiyordum. Ama ne zaman doruğa baksam, orda olmak istiyordum. Belki doruğu da aşıp, dağın öbür yamacını görmek. Kuşkusuz bu istek, bir güçten değil, bir güçsüzlükten kaynaklanıyordu. Önünde sonunda ben de bir insanoğluydum. Birtakım insanoğulları gibi bir yere varmaya çabalamak istiyordum. Bir yeri aşmaya. Görmediğimi görmeye. Oraya varmak, sonra ordan geri dönmek.

Bu dağ başında bile, utanç diye..."
  "Kuşkusuz var, Hoca, dedi Halit. Yalnız bu dağ başında değil, bu dağ başındaki inde yaşayan ayıda bile vardır utanç. Ama kentte ya da köyde kimi insanoğlunda hiç mi hiç yoktur."

Yıkılmış köy. Öldürülmüş insanlar, atlar, köpekler.
-Bunlar Tanrı'dan korkmaz mı? diye bağırdım.
Bekledim.
Sesimin yankısı yok.
-Burası ne biçim bir yer Tanrım! diye ekledim.
-Tanrı'nın bu dağ başında işi ne? diye yanıtladı yanımdaki adını bilmediğim köylü. Biz burda kendi işimizi kendi aramızda görüyoruz. Sustuk.
Sonra uzaktan bir köpek havladı.


9 Şubat 2015 Pazartesi

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee

BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK
Orijinal Adı: To Kill A Mockingbird 
HARPER LEE
Çevirmen: Ülker İNCE
Sel Yayınları
Aralık 2014, 3. Basım
(Orijinal İlk Basım 1960)
357 Sayfa


AFD:
  "Bülbülü Öldürmek" yıllardır okumak istediğim bir kitap, bir kaç yıl önce Oda Yayınları çevirisini almış okumak istemiştim fakat tavsiyeler Oda Yayınları çevirisinin çok kötü olduğunu yönünde olunca elim bir türlü kitaba gitmemişti. Sel Yayınları'nın çevirisinden herkes memnun olunca "Bülbülü Öldürmek"i okumak için gerekli şartlar artık olgunlaşmış oldu.

  Kitabımız Jean Louse "Scout" Finch adında ilkokul çağında olan bir kız çocuğunun gözünden aktarılıyor. Scout ve abisi Jem sıradan çocuklardır. Babaları Atticus ise yaşadıkları Maycomb kasabasında avukatlık yapmaktadır. Kitabın anlatıldığı dönemde zencilere hâlâ ikinci sınıf insan gözüyle bakılmaktadır. O dönemde Atticus bir zenciyi savunmak üzere mahkeme tarafından görevlendirilir. Fakat kasaba halkı savunacağı kişinin suçlu olduğuna peşinen hüküm vermiştir ve Atticus'u onu savunduğu için şiddetle eleştirmektedir. Bu eleştiriler Scout ve Jem'in kulağına ulaşır. Kitabın güzelliği işte burada başlıyor. Atticus'un davranışı, çocuklarını yetiştirme tarzı ve onların iyi birer insan olmaları adına verdiği öğütler insanı gerçekten etkiliyor.  Ben bu kitabı okuyan her ebeveynin Atticus'tan çok fazla etkileneceğini düşünüyorum. Atticus gibi bir baba olabilmek...

  Harper Lee bu romanı 1936 yılında, on yaşındayken yaşamış olduğu benzer bir olaydan etkilenerek yazmış ve romanda kapı komşuları olan Dill adlı karakter de gerçek hayatta kapı komşusu olan Truman Capote'ymiş.

   "Bülbülü Öldürmek" için yıllardır "Harper Lee'nin yazdığı tek kitap" denir. Aslında öyle olmadığı bugünlerde ortaya çıktı. Harper Lee, "Go Set a Watchman" ismiyle "Bülbülü Öldürmek"in devamı olan bir kitap yazmış fakat yayıncısının tavsiyesi üzerine yayınlamamış. Yani aslında "Bülbülü Öldürmek" Harper Lee'nin yazmış olduğu tek kitap değil, basımı yapılan tek kitabıymış. Linkte bulunan bilgiye göre de "Go Set a Watchman" 14 Temmuz'da piyasaya sürülecekmiş. Ben aynı tarihte Türkçe çevirisini de okuruz diye düşünüyorum.

  "Bülbülü Öldermek"in, yönetmenliğini Robert Duvall'ın yaptığı 1962 yapımı 3 Oscar'lı (En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Uyarlama Senaryo) bir filmi de bulunmaktadır.


Maycomb Kasabası 
10goldmockingbird


Altı Çizilesi:
  Sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır. 

  Ortalıkta silah bulundurmak demek, başkalarının seni vurmasına davetiye çıkarmak demektir.

  Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır.

  Bazen bir adamın elindeki İncil, babanın enindeki viski şişesinden daha tehlikeli olabilir.

4 Ağustos 2013 Pazar

Jar - Kemal Varol

JAR
KEMAL VAROL
Sel Yayıncılık
Şubat 2013, 1.Baskı
160 Sayfa

AFD:
   Güneydoğu'da bir kasaba düşünün, adı da Arkanya olsun. Bu kasabada karşılıklı iki meyhane düşünün, ikisinin sahibinin kardeş olduğunu ve bunlarında birbirlerine küs olduğunu. İki meyhanede hergün aynı saatte gelip aynı saate ayrı yönlere giden ve meyhanede bulundukları saatlerde büyük bir kinle birbirlerine bakın, beli silahlı iki yaşlı adam düşünün. İki küsün meyhanesinde iki eli tetikte yaşlı küs... Rahatsız Kamil ve İçli Halil

    Neden mi küsler? Elektro Cemil'in anlattığına göre ... hımm acaba hangi hikaye doğru ki? En iyisi siz karar verin. Elektro Cemil Rahatsız Kâmil ve İçli Halil hakkında, üç hikâye anlatacağını bu hikâyelerden sadece bir tanesinin gerçek olabileceğini söyler. “İhtiyarların gerçek hikâyesi, Elektro’nun anlatacağı ilk hikâye de olabilirdi sonuncusu da. Hatta bu hikâyelerin hepsi yalan olabileceği gibi, tümü bir gerçeği de karşılayabilirdi.”

   Uzun zaman önce okuduğum ve bir türlü yorumlamaya fırsat bulamadığım bir kitap Jar. Bu satırları yazarken, kitabı okuduğum zaman nasıl zevk aldığımı hatırladım. 

   80 darbesi sonrası Güneydoğu'da geçen bir hikaye, belki de Güneydoğu'da yaşamışlılığımın etkisiyle daha da etkiledi beni, bilmiyorum. Fakat kesinlikle okumanızı tavsiye ediyorum. Altı çizilesi bölümde kitabı niye tavsiye ettiğim hakkında ipuçları sunacaktır size.

  Kitabın öyküsünü yazarından dinlemek isterseniz, Kemal Varol'un Jar hakkındaki röportajını okumanızı öneririm. http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitapzamani/newsDetail_getNewsById.action?newsId=6936

Altı Çizilesi:
   Nihayetinde kardeşini hesaptan düşen Hayri Abi, Duble’yi ona bırakıp tam karşıya yepyeni bir meyhane açmıştı. İlk başlarda, memleketteki tüm öz’lerin bir kinden doğduğunu kanıtlarcasına yeni meyhanenin adını Öz Duble koymuş, sonra vazgeçip her nedense Kazablanka adında karar kılmıştı.

   İnsanın derdi kalbinden önce insanın saçlarına vururmuş. Yürüyüp gittiği köy yollarında bir gecede saçları beyazlayan nice dert sahibini dinlemiş İçli Halil. Erkekler için iş kolaymış. Uzar uzamaz saçlarını kesermiş erkekler. Kadınlarsa saçlarıyla beraber dertlerini de uzatırlarmış. Babaları o saçları çekip onları döverken de, anneleri sarı taraklarla onları tararken de, bir erkeğin kocaman elleri onları okşarken de nerede kırıldıklarını, hangi ellerde yıprandıklarını, hangi aşkla beyazladıklarını asla unutmazmış kadınların saçları.

   Eskiden her yer bu kadar uzak değilmiş. Gitmek istediğin yer neresi olursa olsun çabucak gidermişsin. Gidilmek istenen mesafe saatlerle değil, günlerle tayin edildiği için kimsenin aklından zamanı ölçmek geçmez, bunun için telaş etmezmiş. O zamanlar kimse varacağı yer için dertlenmezmiş açıkçası. Yolda geçen zaman da varılan yere dahil edilir, o yol boyunca yaşananlar varılacak yerin, yapılacak işin, görülecek hesabın bir parçası sayılırmış. O yüzden de eskiler bizden çok daha geç varsalar da uzağa, bizim kadar söylenmezmiş.

   İnsanın her yeri sapır sapır yaşlanırken bir tek dili dinç kalırdı. Ama dökülmüş dişlerini yoklayıp duran yaşlı adamın dili bir cümleden bile istifade etmedi. Sanki bütün gövdesiyle birlikte dili de pörsümüştü adamın.

"Kimse bana inanmayacağı için gördüklerimin yarısını bile anlatmadım" Marco Polo

"Bazı yaralar var ki, kapanmış olsalar bile, dokununca sızlarlar." Turgenyev

"Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım." Kızılderili Atasözü

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Soğukkanlılıkla - Truman Capote


SOĞUKKANLILIKLA
Orjinal ismi: In Cold Blood
TRUMAN CAPOTE
Çevirmen: Ayşe ECE
Sel Yayıncılık
Mayıs 2011, 3.Baskı
419 Sayfa

AFD:
   Truman Capote'la Tifanny'de Kahvaltı'nın filmiyle tanışmıştım. Soğukkanlılıkla ise yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitabı okuma listeme almamın başlıca sebebi ise; gerçek bir olayı anlatması ve kurgusal olmayan (non-fiction) tarzda ilk roman oluşu. 

     Soğukkanlılıkla; hapishanede tanışmış iki arkadaşın, kendi deyimleriyle bir "vurgun" yapmak için 4 kişilik bir aileyi "soğukkanlılıkla" nasıl katlettiklerini öncesi, işlenişi ve sonrasıyla ele alıyor.

    Truman Capote bu cinayetlerin haberini bir gazeteden okur ve olayı bir muhabir olarak arkadaşı (Bülbülü Öldürmek adlı kitabın yazarı) Harper Lee ile birlikte inceler. Tüm tanıklarla, polislerle ve hatta katillerle bile görüşür. Cinayeti tüm yanlarıyla ele alır ve okura olduğu gibi yansıtır. Yaklaşık 6 yılın sonunda kitap basıma hazır hale gelir. 

     Capote; hiç tanımadıkları, hayatlarında bir kez bile görmedikleri Clutter ailesinin evine, bir vurgun için girip evde para veya kasa bulamamalarına rağmen tüm aileyi gözlerini kırpmadan öldüren Dick (Richard) Hickok ve Perry Smith'in psikolojilerini de inceler. Cinayetler nasıl işlenmiştir? Tam bir pislik olan şiddet bağımlısı ve cinsel zaafları olan Hickok mudur asıl suçlu? Yoksa her yönüyle iyi bir insana benzeyen, öldürecekleri kişilerin rahat etmesi için başlarının altına yastık koyacak kadar düşünceli Perry Smith mi? Ya da her ikisi de mi? 

  Buraya kadar anlattıklarımla kitabın gidişatını, okuma zevkini etkileyecek bir ipucu vermediğimi düşünüyorum. Soğukkanlılıkla - Truman Capote (Detaylı İnceleme) adlı bu bölümü ise kitabı okuyanlar için kendi yaptığım araştırmaları toparladığım bir kaynak olarak hazırladım. 

  İşlendiği yıl büyük sansasyon yaratan bu cinayetin tüm gerçeklerini öğrenmek için mutlaka "Soğukkanlılıkla"yı okuyun, kesinlikle öneriyorum. 

  Bu arada kitabın sinema uyarlaması 1967 yapımı In Cold Blood ve Capote'nin büyük çıkış yaptığı bu kitabını nasıl yazdığını anlatan 2005 yapımı "Capote" adlı filmi de var. Ben en yakın zamanda filmleri izlemeyi düşünüyorum. Yine bu olayları anlattığı iddia edilen 2006 yapımı "Infamous" da izlenebilir. 


Altı Çizilesi:
   Yüzün kirli olduğu için utanmamalısın; ama yüzünü temizlemeyip, kirli tutuyorsan işte o zaman utanmalısın." (sf: 172)

   Sorumluluk konusuna gelince, hepimiz içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluyuz ve o toplumun kurallarına uymak zorundayız. .. Herkes "ben birey olmak istiyorum; sorumluluk sahibi olmadan kafamdan geçenleri özgürce ifade emek ve dilediğim şeyi yapmak istiyorum" derse yaşadığımız dünya nasıl bir yer olurdu? Kaos içinde yaşamaya başlardık. Hepimiz bireysel olarak istediğimizi söylemekte ve yapmakta özgürüz; ama bu özgürlüğün önemli bir koşulu var. Bu özgürce konuşma ve eylemde bulunma hakkını, başkalarına zarar vermediğimiz sürece kullanabiliriz. (sf: 175)

Soğukkanlılıkla - Truman Capote (Detaylı İnceleme)


Soğukkanlılıkla adlı kitabı okumayanların bu yazımızı kesinlikle okumaması önerilir.

  Bilgileri yenilemeden önce hazırladığımız Okur Testi'ni çözmek isterseniz: Soğukkanlılıkla Okur Testi

   Kitapta gerçek olan bir olay anlatılıyor, merak edip araştırma yaptım, gördüğüm fotoğraflar olayları daha iyi anlamlandırmamı sağladı. Benim gibi merak edenler için burada toplu halde paylaşmak istedim. Fakat önceden uyarmalıyım, fotoğrafların arasında herkesin bakmak istemeyeceği türden fotoğraflar da bulunuyor.

   Tüm yazılar Sel Yayıncılık'ın Mayıs 2011 basımı Truman Capote imzalı eseri Soğukkanlılıkla'dan alıntılanmıştır. Tüm görseller ise alıntıdır.

AFD:
   Capote bu cinayetlerin haberini bir gazeteden okur ve olayı bir muhabir olarak arkadaşı (Bülbülü Öldürmek adlı kitabın yazarı) Harper Lee ile birlikte inceler. Tüm tanıklarla, polislerle ve hatta katillerle bile görüşür. Cinayeti tüm yanlarıyla ele alır ve okura olduğu gibi yansıtır. Yaklaşık 6 yılın sonunda kitap basıma hazır hale gelir. 

     Capote; hiç tanımadıkları, hayatlarında bir kez bile görmedikleri Clutter ailesinin evine, bir vurgun için girip evde para veya kasa bulamamalarına rağmen tüm aileyi gözlerini kırpmadan öldüren, Dick (Richard) Hickok ve Perry Smith'in psikolojilerini de inceler. Cinayetler nasıl işlenmiştir? Tam bir pislik olan şiddet bağımlısı ve cinsel zaafları olan Hickok mudur asıl suçlu? yoksa her yönüyle iyi bir insana benzeyen, öldürecekleri kişilerin rahat etmesi için başlarının altına yastık koyacak kadar düşünceli Perry Smith mi? ya da her ikisi de mi? 



Truman Capote ve Harper Lee
   Clutter cinayetini araştıran Truman Capote ve bu araştırmasında yanında olan Harper Lee

Olayın geçtiği  Clutterlar'ın "River Valley" adlı çiftliği

Soğukkanlılıkla - Truman Capote (Okur Testi)

SOĞUKKANLILIKLA - Truman CAPOTE
Okur Testi
İyi Eğlenceler...

31 Mayıs 2012 Perşembe

Karahindiba - Sinan Sülün

KARAHİNDİBA
SİNAN SÜLÜN
Sel Yayıncılık
Eylül 2011, 2.Baskı
136 Sayfa
AFD:
   Karahindiba, bir ilk kitap. 1980 doğumlu Sinan Sülün'ün birbirinden güzel üç adet öyküsünden oluşuyor. Sinan Sülün'le Başucumdaki Kitap'ta yayınlanan öyküsüyle tanışmış ve hemen kendi kitabını ve öyküsünde adı geçen kitapları listemize eklemiştim. İyiki eklemişim, bu kadar tanıdık hikayeleri, bu kadar içten yazan; okurken insanı sıkmayan bir yazar Sinan Sülün. Kitapta; hayatta kendine saygın bir yer edinememiş, aslında o saygın yerde de pek gözü olmayan, dışarıdan bakılınca sıradan fakat aslında kendine müstesna kişiliklere sahip insanların hikayeleri var.

   Aslında çok fazla birşey söylememe gerek yok, Başucumdaki Kitap'ta yayınlanan öyküsünü ve kitaptan yaptığım alıntıları okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.

   İnsanlar ölümden korktukları ve hayatı aşktan daha büyük kabul ettikleri için zaman her şeyin ilacıdır der. Buna inanırsan, ölmezsin. Bir süre sonra aşk acısı çeken her insan gibi senin de yaran kapanmaya, kabuk bağlamaya, kaşınmaya başlar. Kaşırsın. Kabuk düşer. Artık yaran kanamadığı yahut kabuğunu göremediğin için unutursun. Üzerine yeni aşklar giymeye, yeni sevdalar sürmeye çalışırsın. Gördün mü zaman geçirir demiştik der en yakın arkadaşların aylar sonra. Gülersiniz hep birlikte o uykusuz, gözyaşlarından yastık başlarının, arkadaş omuzlarının sırılsıklam olduğu, uykularından sıçrayarak uyandığın gecelere. Ama sadece sen bilirsin gerçeği. Onların yanından ayrıldıktan sonra hemen eve gidip soyunursun. Yaralarına bakarsın. Oradadır işte izleri. Ne yaparsan yap yok olmazlar. Tekrar sızlamaya başlar. Duyumsarsın. Bazen hiç neden yokken, hayatında yeni birisi varken, her şey iyi gidiyorken, mutluyken, birisini severken ama asla aşık değilken. Aynanın karşısına geçer, o eski yaralarına bakarsın. Ondan sonraki bütün ilişkilerinde çıplaklık konusunda rahat olamamanın sebebi de budur belki. Yeni sevgililerinin görecek diye korktuğun kapanmış yaralarına parmaklarının ucuyla dokunursun. Bir sertlik gelir eline. Yaranın izine bastırdıkça acıtan. Derinin hemen altındadır o gün kırılan kalbin parçası. Vücudun atamamıştır, atamaz da. Artık o senin bir parçandır. Hissedersin. Yeniden batar. Dünyanın tadı bozulur. Ekşir. Yaralarının kabardığını görürsün. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Olamaz. İşte o zaman anlarsın. Her kalbin tek bir aşk için yaratıldığını. Sf:63

   Kitapta 3 öykü olduğunu belirtmiştim. Aralık;  bir kaybetmişliğin, uğruna herkesi karşısına alacak kadar inandığı işini ve eşini kaybeden Rıfat'ın kendinden ve hayattan bezmişliğinin öyküsü.  
   Mavi Pelikan; tutkulu bir aşkı, çoğumuz gibi sadece korkuları yüzünden sıradanlaştıran Numan'ın hikayesi.  
   Karahindiba ise; hayatı keşkeleriyle yaşayan, hep seçmediği diğer yolların onu nereye çıkaracağını merak eden Adnan Çubuk'un hikayesi.


   Sizi Karahindiba'daki beğendiğim satırlarla başbaşa bırakmadan önce, Sinan Sülün'ün kaleminden çıkacak yeni kitabının bir roman olacağını ve bu romanı sabırsızlıkla beklediğimi de belirtmek isterim.

Altı Çizilesi:
    Çok fazla alıntı yapmış gibi gözükebilirim fakat bunlar sadece birkaçı, Sinan Sülün'ün neredeyse her cümlesi altı çizilecek nitelikte.

   Bize her şeyi yanlış öğretmişler. Bu dünyanın dörtte biri kara, dörtte biri gözyaşıymış. İnsanlıktan ikmale kalmışız haberimiz yok sf:37

   Keşke kıyıya çıkmasaydık anne. Zaten geldiğimiz yer burası değil mi? Geri dönerdik dünyanın rahmine. Sf:39

   Yürümek istiyordu. Durmadan yürümek.  Acısının çoğulluğundan, yakıcılığından kurtulmak isteyen her insan gibi sadece yürümek. Yürümek acıya iyi geliyordu. Sf:40

   Çok konuşmazdı. Çekingen ve sıradandı. “Daha önce sizinle karşılaştık mı?” ya da “Bizim Mehmet’e ne kadar benziyorsunuz?”  denilen insanlar gibi herkese benzeyen, toplu resimlerde “İşte şu ortadaki esmer” diye gösterilirken, “Hangi esmer?” diye sorulan, dar bir yolda karşı karşıya kalındığında ilk kendisinin çekilip yol vereceği bilinen, markette alışveriş yaparken insanların yanına gelip “Salçalar hangi reyonda?” diye sorduğu, isminin sonuna asla ‘Bey’ alamayacak olan, yeni bir yere taşındıktan ancak altı ay sonra komşuları tarafından fark edilen bir tipi vardı. Sf:51

   Aşk ne zaman karşına çıkacağını bilmediğin, asla engelleyemeyeceğin, kabul etmekten başka çarenin kalmadığı bir fırtına gibidir. Kendini onun kollarına, senin için seçtiği yazgıya bırakırsın. Fırtına dindiğinde belki kendini güneşin bütün bedenini ısıttığı bir bulutun içinde mutlulukla süzülürken bulursun, belki de soğuk ve yalnız kayalardan başka hiçbir şeyin olmadığı bir kıyıda. Ne olacağını asla bilemezsin. Ben sende bu bilinmezliği sevdim. Sf:56

   Sen, hepiniz çirkin bir balıkçının oltasına yakalanmışsınız. Balıkçılarının ayaklarının dibindeki kovanın içinde yaşamak için çırpınıp duruyorsunuz. Dünyayı o kova, yaşamayı ölmemek sanıyorsunuz. Özgürlüğünüz o kovanın hacmi, ömrünüz gün bitip balıkçı eve dönünceye kadar.
   Dışarıda koskoca bir dünya var. Zıplasan, çıksan göreceksin. Ölürüm diyorsun, denize kadar gidemem diyorsun. Gitme, öl, ne çıkar. Kovanın içinde senin gibi onlarca korkakla yaşayacağına, hiç değilse cesur ve özgür olarak ölürsün. Ama sen o kovadan atlayamayacak kadar korkaksın. Sen, senin için tüm hayatını vermeye hazır birini sevemeyecek kadar korkaksın. Sf:66

   Galiba bu dünyada herkes bir iz bırakmak için yaşıyordu.
  Duvardaki resim bunu sökülürken duvarın sıvasını yanında götürerek yapıyor, inşaat işçisi ustabaşından gizli bir tuğlanın üzerine ismini kazıyor, tapu kadastrodaki memur üç çocuk yapıyor, salyangoz ardında sümüğünü, don lastiği belde tahrişini, kalem kağıtta yazısını bırakıyor, zenginler okul yaptırıyor, yoksullar fotoğraf çektiriyor, an’lar hatıralaşıyor, kimisi intihar ediyor, kimisi resim yapıyor, kimisi roman yazıyordu.
İyi kötü hepsinin varlığını kanıtlayacak izler oluyordu. Yaşadıklarını başkalarına hatırlatacak, kendilerini iyi hissettirecek, bu dünyadan çekip giderken “Ben buradaydım, ben unutmayın” dedirtecek izleri.
   Oysa ben yaşarken unutulmuştum. sf:98

  Ben bu satırların altındayım sevgili okur. Şu an kafamı kaldırmış sana bakıyorum. Seni görebiliyorum. Senin hissettiklerini hissedebiliyorum. Senin de beni gördüğünü, neler hissettiğimi bildiğini biliyorum. O kadar yalnızdım ki, gidecek hiçbir yerim yoktu benim. Bu yüzden bu kitabın içindeyim. Öyle bir yere gelmiştim ki yazmaktan başka çarem kalmamıştı. Sf136

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...