Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Hamdi Tanpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2014 Pazartesi

Beş Şehir - Ahmet Hamdi Tanpınar

BEŞ ŞEHİR
AHMET HAMDİ TANPINAR
Haziran 2013, 31. Baskı
İlk Basım: 1946
238 Sayfa

AFD:
  Ahmet Hamdi Tanpınar, kitabın önsözünde tek cümleyle özetliyor aslında Beş Şehir'i: “Beş Şehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır." 

  Beş Şehir, Tanpınar'ın gözünden yeni kurulan Cumhuriyetin; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'unun; tarihi, mimari ve kültürel yönünden ele alındığı muhteşem bir eser. Tanpınar'dan dinledikçe, daha önce o şehirlerde yaşamış/gezmiş olunmasına rağmen, o şehirleri Tanpınar'ın önderliğinde yeniden keşfetmek istiyor insan.

  Babamın evi Bursa'da Yeşil Cami'nin bir sokak aşağısındadır. Yeşil Cami'yi kaç defa ziyaret etmişliğim, namaz kılmışlığım var fakat Tanpınar'ın anlattığı çoğu detaya hiç dikkat etmemiştim. Bir sonraki ziyaretimde rehberim kesinlikle Tanpınar olacak. Bursa'yı da, Allah izin verir de diğer şehirlere yolumuz düşerse, diğer dört şehri de Tanpınar rehberliğinde gezmek isterim.

 Kitabı okuyacaklara birkaç naçizane tavsiyem var: Elinizin altında ya da telefon/tabletinizde bir sözlük bulundurun. Zira ben kaç defa "vuzuh" ve "aksülamel"in anlamlarına baktığımı hatırlamıyorum. O kadar fazla bakmama rağmen anlamlarını yine unuttum. Ben bir sözlüğe bakıp geleyim. :) İkinci olarak; Anlatılan mekanları, tarihi yerleri, yapıları gözünüzde daha iyi canlandırabilmek adına mutlaka internetiniz olsun. Google sağolsun bana çok yardımcı oldu bu konuda. Son olarak da;  kesinlikle Beş Şehir'i roman tarzında sürükleyici bir kitap olarak düşünmeyin. Bir başucu kitabı gibi sindire sindire okuyun.


Altı Çizilesi:
  Sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar.

  Eski medeniyetimiz dinî bir medeniyetti. Beğendiği, benimsediği adama ölümden sonra verilecek tek rütbesi vardı: Evliyalık. Onun içindir ki İstanbul evliya ile doludur.

  İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hal, aramızdan şu veya bu âdetin geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları zamanın kutladığı ağaç olamaz.

  Bir ağacın ölümü, büyük bir mimari eserin kaybı gibi bir şeydir. Ne çare ki biz bir asırdan beri, hatta biraz daha fazla, ikisine de alıştık.

  İstanbul daima fakiri bol bir memleketti

  Gerçekte, tulumbacı, mitolojinin ateşten doğan ve ateşte yaşayan semenderine benzeyen bir mahlûktu.

17 Eylül 2013 Salı

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ
AHMET HAMDİ TANPINAR
Dergah Yayınları
Ekim 2011, 16. Baskı
395 Sayfa

AFD:
   Uzun zamandır okumak istediğim Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Kitap Kardeşliği grubuyla birlikte Temmuz ayında okuma fırsatı buldum. Bu kitap Ahmet Hamdi Tanpınar ile de ilk tanışma kitabım oldu.

   Öncelikle Ahmet Hamdi Tanpınar kitabı 1950'li yıllarda yazdığı için, Tanpınar'ın ustalıkla kullandığı kelimelerden çoğu günümüz Türkçesinde kullanılmıyor. Bu yüzden kitabı okurken bir sözlüğe ihtiyacımız oluyor. Bu sözlüğü de severek takip ettiğim Ebediyen Edebiyat blogu bizler için hazırlamış:http://ebediyenedebiyat.blogspot.com/2012/07/saatleri-ayarlama-enstitusu-ahmet-hamdi_21.html Bu sözlük yardımıyla okumak, her cümleyi tadında anlamak adına çok daha uygun.

    Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün yıllar önce yazıldığını bilmesem, günümüz bürokrasisine çok güzel bir eleştiri getiren modern bir kitap derdim. Demek ki yıllar geçmiş ama bürokrasimizde çok fazla bir değişim olmamış. Bu yüzden Saatleri Ayarlama Enstitüsü yıllar boyunca güncelliğini koruyarak hep okunması tavsiye edilen kitaplar arasında yerini almış diye düşünüyorum.

   Kitap başlar başlamaz sardı beni fakat İspirtizma (Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler) Cemiyeti'nden bahsedilen bölümlerde sıkılmaya başladım ta ki Halit Ayarcı ortaya çıkıp Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü hayata geçirme çabalarına başlayana dek.

     Baş karakterimiz Hayri İrdal tamamen silik bir karakterdir, rüzgar ne taraftan eserse o tarafa yönelen, kendi ayaklarının üzerinde duramayan, geçmişin izlerini boynunda bir yük gibi taşıyan, en önemlisi kendi ayaklarının üzerinde duramayan bir karakterdir. Bu özelliklerin çoğu Halit Ayarcı'yla tanışmasıyla tamamen değişir. Halit Ayarcı ise inandığı her şeyi yapabilen ya da yapmış gibi gösteren ve bunu da herkese inandıran güçlü bir karakterdir. Öyle biridir ki yarım saat içinde beyazı bize siyah diye tanıtabilir ve biz de  onun siyah olduğuna dair yemin edebilecek dereceye gelebiliriz.

İsmail Abi Halit Ayarcı'dan iş istiyor :)

     Her edebiyatsever, doğu ve batı arasında kaldığımız dönemlerin güzel bir eleştirisi olan Saatleri Ayarlama Enstitiüsü'nün satırlarında kaybolmalı ve her dönem bize farklı duygular katacak olan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kalemiyle tanışmalı diyorum.
Altı Çizilesi:
   Zanaatkârın yerini tüccarın alması acınacak şeydir hakikatten!

  Aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde... Fakat daima ödersiniz.

 Fakirlik,içimizde etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde-zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.
  Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki,hiç bir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet,bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.
  Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun;ve tek bir insan onunla karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak suretle aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet,bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde,yedi sekiz defa geldi;ve o geldi diye biz sevincimizden,davul zurna,sokaklara fırladık.

  Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz, fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?

 Şu hakikati bana hayatım öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz.

  Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir.

  İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.

  Fakat ben hiçbir zaman hak diye kendime ait bir şeye inanmadım. Bütün mazlum dpğmuşlar gibi başıma gelen talihsizliğin neresinden ve ne pahasına kurtulursam kar sayardım. Mesele yalnız bir hak arayışı değildir. Daha karışıktır. Hayatımı düşündükçe - yaşım buna müsaittir- daima kendimde seyirci hâletiruhiyesinin hakim olduğunu gördüm. Başkalarının halini, tavırlarını görmek, onlar üzerine düşünmek, bana kendi vaziyetimi daima unutturdu.

  İşler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...