Distopik Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Distopik Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin

MÜLKSÜZLER
Özgün Adı: The Dispossesed
Çevirmen: Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU
Metis Yayınları
Aralık 2014, 14. Basım
İlk Basım: 1974
335 Sayfa

AFD:
   Neredeyse her "Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar" listesine adını görsem de, bir bilim-kurgu kitabı olduğunu düşündüğümden hep uzak durdum Mülksüzler'e. Özellikle kitaplar konusundaki beğenilerine güvendiğim arkadaşım Erman'ın sürekli okumam için Mülksüzleri önermesi, "Düşündüğün tarz bir bilim-kurgu değil, daha çok distopya- ütopya tarzı" demesi ve son olarak da "Ben tekrar okuyacağım, birlikte okuyalım" önerisiyle Mülksüzlere başladım. Teşekkür ederim Erman, sen olmasan Mülksüzler sürekli okuması ertelenen bir kitap olacaktı.

    Mülksüzler Erman'ın da söylediği gibi klasik bir bilim-kurgu kitabı değil. Zaten ülkemizde de uzun yıllar bilim-kurgu kategorisine dahil edilmemiş. Bilim-kurgu ögesi olarak sadece, hikayenin bilinmeyen bir dünyada gerçekleşmesini söyleyebiliriz. Kitabın geri kalan kısmında ise, ütopik ve distopik ögelerle sistem eleştirisi yapılıyor. 

   Kitabımız Urras adındaki bir gezegen ve onun uydusu Anarres'te geçiyor.  Urras, Dünyamıza çok benziyor. Farklı ülkelerin yer aldığı, savaşın, açlığın ve haksız zenginliğin hüküm sürdüğü yaşam tarzıyla bize çok da uzak olmayan bir gezegen. Anarres ise verimsiz topraklara sahip, üzerinde yaşayanların geçimini zar zor sağladığı bir gezegendir. Fakat Anarres'te anarşizmin en güzel örneği uygulanmaktadır. Anarşizmin ilk kuralına bağlı kalınmış, hiç bir şekilde bir devlet ya da otorite kabul edilmemiştir. Herkes doğduğundan itibaren aldığı eğitimle kendi özyönetim anlayışını kazanır. Mülkiyet yoktur her şey herkesindir ve hiç kimse hiçbir şeye sahip değildir.

   Anarres, normalde insanların yaşadığı bir gezegen değildir. Urras'ta yaşanan devrim sonrası devrimin asıl yüzü Odo ve yanındakilere (Odocular) Anarres'te yaşamaları teklif edilmiştir. Odocular  da Anarres'te istedikleri anarşizme kavuşmuşlardır.

  Kahramanımız Shevek, Annares'te doğmuş bir fizikçidir. Shevek'in Anarres'ten ayrılıp Urras'a giden ilk kişi olması ile olaylar başlayacaktır. Bu diğer dünyayı ziyaret işine herkes olumlu bakmamaktadır. Peki Shevek Atalarının terk ettiği Urras'ta nasıl karşılanacaktır? Anarşizmden başka yönetim şekli bilmeyen Shevek, Urras'ta neler yaşayacak, neler görecektir? Peki, Anarres'e geri dönebilecek midir? Bu soruların cevabı Mülksüzlerin sayfalarında. 

  Unutmadan Mülksüzler'in 1975'te bilim-kurgunun en büyük iki ödülü Hugo ve Nebula'yı da aldığını söyleyeyim. Bu önemli ödülleri kazanan Mülksüzler, sıradan bir roman, bilim-kurgu ya da distopya kitabı değil. Mülksüzler kendimizi, yaşamımızı, dünyamızı yeniden sorgulamamızı sağlayacak bir başyapıt.  Mülksüzler kesinlikle her okurun okuması gereken bir kitap.

Altı Çizilesi:
  Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.

 "Öğrencilerinin anarşist olmamalarını mı bekliyorlar?" dedi. "Gençler başka ne olabilirler ki? En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin!"

 Bu öğrenciler çok iyi eğitilmişlerdi. Zekaları keskindi, her şeye hazırdılar. Çalışmadıkları zamanlarda dinleniyorlardı. Bir dizi başka zorunluluk yüzünden köreltilmiyorlar, dikkatleri dağılmıyordu. Bir gün önce görev sıraları gelip çalıştıkları için yorulup sınıfta uyuklamıyorlardı. Toplumları onları istek, kafa karışıklığı ve endişeden tamamen uzak tutuyordu.
  Neyi yapmakta özgür olduklarıysa ayrı bir sorundu. Shevek'e onların zorunluluklardan uzak tutulma özgürlüğüyle, inisiyatif kullanma özgürlüklerindeki eksiklik aynı orandaymış gibi geliyordu.
  Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu, Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında bir makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi.

  Feodal dönemde aristokratlar oğullarını üniversiteye göndererek Üniversite üzerinde üstünlük taslamaya çalışıyorlardı. Bu günlerde ise durum tersine dönmüştü: Üniversite insan üzerinde üstünlük sağlıyordu. Shevek'e gururla İeu Eun'da verilen burslar için rekabetin her yıl arttığını, bunun da kurumun gerçek demokrasisini kanıtladığını anlattılar. "Kapıya bir kilit daha asıp adına demokrasi diyorsunuz," dedi. 

  "Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun."

 "Aslında hiç düşünmemek her zaman daha kolay. Şirin, güvenli bir hiyerarşi bulup yerleş. Değişiklik yapma -onaylanmama tehlikesine düşme- iş arkadaşlarını rahatsız etme. Yönetilmeye izin vermek her zaman en kolay şey."

  "Anarres'te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri
görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!"

  Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki, görmezden gelen göz.

  Onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. Birey
Devlet'le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: Üstelik parayı da kendisi basar.

  Adalet güç kullanılarak elde edilemez!

  Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

  Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca
özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres'se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.

28 Temmuz 2015 Salı

Hayatta Kalma Güncesi - Doris Lessing

HAYATTA KALMA GÜNCESİ
Orijinal Adı: The Memoirs of a Survivor
Çevirmen: Püren ÖZGÖREN
Can Yayınları
Şubat 2013, 2. Basım
Orijinal İlk Basım: 1974
236 Sayfa

AFD:
    "Hayatta Kalma Güncesi"ni Okunması Gereken Distopik Kitaplar Listesi gibi birkaç listede görmüş tanıtımı ilgimi çekince hemen listeme eklemiştim. Fakat "Hayatta Kalma Güncesi", distopik tarzı sevmemi sağlayan 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Biz ya da bir Demir Ökçe gibi etkilemedi beni. Doris Lessing distopyada benim aradığım ögeler olan; yönetici ve yönetilenler arasındaki sınırlar, kurallar ve yaşam tarzı farklılıklarına neredeyse hiç yer vermemiş. 

    "Hayatta Kalma Güncesi" bana göre bir distopyadan çok kıyamet senaryosu. Doğal kaynakların tükenmesi sonucunda oluşan kaos ortamına yer verilmiş kitapta. Yöneticilerin daha iyi şartlarda yaşadığı belirtilmiş fakat yöneticilerin geçimini sağlaması için gerekli olan iş gücü kimler tarafından karşılanmakta olduğu, onların nasıl yönetildiğinden hiç bahsedilmemiş. Ben olsam kitap için distopya başlangıcı derim. Kaynaklar yeni tükenmeye başlamış, halk panik halinde yöneticilerin halkla hiçbir ilgisi yok. Yöneticilerin elinde tükenmemiş kaynak var mı? Ne zamana kadar yetecek kaynak var? Onlara kim hizmet ediyor? belli değil. 

     Aslında kitabımız sadece kıyamet senaryosundan oluşmuyor. Erkek egemen bir toplumda kadının mücadelesi, kaos ortamında insanların nasıl insanlıktan çıkabildiğini, değer verdiğimiz varlıkların bir anda nasıl değişebildiği ya da değersizleşebildiği gibi konular oldukça güzel işlenmiş. Benim hayal kırıklığım daha önce okuduğum gibi bir distopya beklediğimden sadece. 

2 Şubat 2015 Pazartesi

Biz - Yevgeni Zamyatin

BİZ
Orijinal Adı: Мы
YEVGENI ZAMYATIN
Çevirmen: Fatma & Serdar ARIKAN
İthaki Yayınları
Aralık 2012, 2. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1920)
250 Sayfa


AFD:
  Distopya kitaplarının en önemlilerinden olan Kara Dörtleme serisini tersten de olsa bitirmiş bulunuyorum. Kara Dörtleme'nin asıl sırası şu şekilde; Biz - Yevgeni Zamyatin, Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell, Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

  "Biz", Thomas More'un Ütopya'sına ve Platon'un İdeal Devlet'ine karşı anti-ütopya olarak adlandırılan distopya türünün ilk örneği. Tüm distopyalarda olduğu gibi aslında yöneticilerin bakış açısına göre ortada kusursuz bir ideal devlet, bir ütopya düzeni var. Yöneticiler bu düzeni korumak adına ellerinden geleni yapıyorlar. Aslında yönetilenlerin de neredeyse tamamına yakını bu düzenden oldukça memnun. Çünkü başka herhangi bir yönetim şekli, ya da herhangi bir yaşam tarzı bilmiyorlar.  Küçük tesadüfler sonunda başka bir yaşam şekli olduğunu öğrenenler ya da yöneticilere göre; hastalıklı beyinlere! sahip olan az sayıda bireyin bu yönetim şeklini sorgulamasıyla distopya düzeni ortaya çıkıyor. 

  Romanımız 26. yüzyılda geçiyor. Geçmişte yaşanmış olan iki yüzyıl savaşlarından sonra bilinen tek ülke, romanımızın geçtiği "TekDevlet"tir. Tek Devlet'te yaşam dakikası dakikasına planlanmış bir şekildedir. Herkes aynı dakikada çalışmaya başlar, aynı dakikada yemek ve istirahat için mola verir ve aynı dakikada uyur. Tek Devlet'in kuralları sadece bunlarla sınırlı değildir tabii, her konuda kurallar vardır, mesela; bir lokma yutulmadan önce 50 defa çiğnenmelidir. Cinsel ilişki yaşamak isteyen bireyler devlete başvurarak bir çeşit bilet almak zorundadır. İnsanlar her tarafı camla kaplı bölmelerde yaşamlarını sürdürürler, bu sayede bireyin ne yaptığı her an denetlenebilir. Sadece Tek-Devlet'in belirlediği cinsel ilişki saatinde bir bilete sahip bireyler o bileti görevliye verip storları indirme hakkına sahiptirler. 

  Böyle bir devlette yaşayan kahramanımız D-503 sıradan, hayatından memnun bir Tek-Devlet bireyidir. Tek-Devlet'in diğer gezegenlere ulaşmasını sağlamak adına inşa edilen İntegral'in baş mühendislerinden biridir D-503.  Her şey onun, I-330 ile tanışmasıyla başlar. I-330 ise başka yaşam şeklinin mevcut olduğunu bilen ve bu düzene karşı eylem yapma planında olan bir Tek-Devlet karşıtıdır. D-503, I-330'a aşık olur ve Tek-Devlet yönetiminden çekinmesine rağmen I-330'un istediklerini yapmaya başlar. Peki I-330 ve arkadaşları Tek-Devlet düzenini yıkabilecek midir? Tek-Devlet haricindeki yaşam nasıl bir yaşamdır? Sorularımızın cevabı için distopyanın öncüsü "Biz" mutlaka okunmalıdır.

  Distopya sevenler için "Biz" mutlaka okunmalıdır. Fakat ilk defa okuyacaklar için ise "Biz" biraz ağır gelebilir. Benim tamamen tesadüf eseri tersten uyguladığım sıra, yeni distopya okuyucuları için oldukça tercih edilebilir bir sıralamadır diye düşünüyorum. Son olarak distopya okumaktan çekinenler için; Açlık Oyunları'nın da bir distopya örneği olduğunu hatırlatmak isterim.


Altı Çizilesi:
   İnsan son sayfasına kadar ne olacağı bilinmeyen bir roman gibidir. Başka türlü olsaydı okunmaya değmezdi...


18 Kasım 2014 Salı

Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley

CESUR YENİ DÜNYA
Orjinal Adı: Brave New World
ALDOUS HUXLEY
Çevirmen: Ümit TOSUN
İthaki Yayınları
Mayıs 2011, 7. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1932
352 Sayfa

AFD:
  Cesur Yeni Dünya; Aldous Huxley tarafından 1931 yılında kaleme alınmış. Bu romanla şunu anlamış oldum; Fahrenheit 451, 1984 ve Cesur Yeni Dünya aslında Platon'un ve Thomas More'un ütopyaları gibi, ütopik dünyalar sunmuşlardır bize. Fahrenheit 451, 1984 ve Cesur Yeni Dünya'nın distopik diye adlandırılmalarının sebebi de; bu kitaplarda yer alan ve yöneticilere göre oldukça güzel olan bu düzenin, aslında kendilerine dayatılmış bir düzen olduğunun farkına varan, bu düzeni beğenmeyen, değiştirmeye çalışan kahramanların gözünden anlatılmasıdır. Bir yandan da düzenle sorunu olmayan herkes için ütopik rüya devam etmektedir. Eğer bu kitaplarda düzeni sorgulayan kahramanlar ortaya çıkmasaydı, biz bu kitaplar için kolaylıkla ütopik kitaplar diyebilirdik. Ya da bir başka deyişle Platon'un ve More'un ütopyalarında düzenden memnun olmayan ve bu düzeni, bizim doğrularımıza yakın doğrularla, sorgulayan bireyler olsaydı biz bu kitaplara distopya diyebilirdik.

  Kitabımıza dönelim; tarih F.S. 632'dir. Yani Ford'dan Sonra 632. Burada adı geçen Ford ise ilk seri üretim araba teknolojisinin dehası Henry Ford'dur. Bu bilgiler ışığında Aldous Huxley'in bize 26. yüzyıl dünyasından seslendiğini söyleyebiliriz. 

  26. yüzyıl İngilteresi'nde yaşam bizim bildiğimizden çok farklıdır. Artık doğum diye bir olay yoktur. Yeni bireyler laboratuvarlarda yapay döllenme yoluyla dünyaya gelmektedir. İhtiyaca göre bireyler üretilir. En pis ve ağır işler için Epsilon-Eksi'lerden başlayan sıralama Delta(-) (+), Gama(-) (+), Beta(-) (+), Alfa(-) ve en önemli işlerde görevli Alfa Artı'ya kadar devam eder. Ebeveynlik kavramı da yoktur, çocuklar özel ortamlarda gelecekteki çalışma ve yaşama koşullarına uygun yetiştirilir, uykuda öğrenme (hipnopedi) yöntemi başarılı bir şekilde kullanılmaktadır. Aile, aşk gibi kavramlar da yoktur. "Herkes herkese aittir" mottosuyla isteyen istediği kişiyle birlikte olabilmektedir. Bir kişiyle uzun süre birlikte olmak, bir kişiye sevgi beslemek toplumda dışlanan davranışlardır. Anne-baba-doğum gibi kelimeler ise müstehcen olarak kabul edilir. Din, edebiyat, sanat ve felsefe ise bu toplumda yer almayan diğer ögelerdir. Bu toplumdaki bir diğer önemli mottosu ise Soma diye anlandırılan bir hap için geçerli olan "Bir gramı bin musibet savuşturur" cümlesidir. Bu hap sayesinde birey tüm bunalımlarını, sıkıntılarını atlatır ve hayat normal rutininde devam eder. 

  Cesur Yeni Dünya düzeninden memnun olmayan ve bir şeylerin yanlış gittiğini düşünen kişilerde vardır. Bunlardan biri; bir Alfa-Artı olan Bernard Marx'tır. Söylentilere göre Bernard Marx'ın üretiminde bir hata olmuş, henüz daha bir şişedeyken kanına yanlışlıkla alkol karıştırılmıştır. Bundan dolayı Bernard Marx herkesin fark ettiği gibi biraz değişik bir karaktere sahiptir. Dış görünüşüne de yansamış olan bu farklılıklardan bazıları; duygusal olarak birine (Lenina) yakınlık duyması ve her derdin ilacı Soma'yı kullanmamayı tercih etmemesi diyebiliriz. 

    Bir de Yeni Dünya Düzeni sınırları dışında yaşayanlar vardır. Cesur Yeni Dünya'da bu tür yaşam alanları Vahşi Ayrıbölgeler olarak adlandırılmıştır. Bir gün düzeni sorgulayan Bernard bu ayrıbölgelerdeki yaşamı merak ettiğinden New Mexico ayrıbölgesini ziyaret eder....

  Kitap hakkında çok bilgi vermiş gibi görünsem de aslında burada anlattığım sadece kitabın altyapısını oluşturan dünya düzeni. Kitap aslında buradan itibaren başlıyor. Bernard Marx ayrıbölgede ne ile karşılaşacaktır? Bu düzene bir son verebilecek midir? Ayrıbölgedekiler bu düzen için ne düşünmektedirler? Kimse Bernard Marx'a engel olmayacak mıdır?  bu sorular inşallah merakınızı cezbeder de bir an önce Cesur Yeni Dünya sayfaları arasında kaybolursunuz. :) 

  Kitabı okurken Bernard Marx ismi dikkatimi çekmiş "Acaba isim Bernard Shaw ve Karl Marx'ın birleşiminden mi meydana gelmiş?" diye düşünmüştüm.(Lost dizisini izlemenin etkisi olabilir) Vikipedia düşüncemin doğru olduğunu ve bunun sadece Bernard Marx'la sınırlı kalmadığını neredeyse tüm karakterlerin bu şekilde türediğini belirtmiş. Beni en çok şaşırtan ise Mustafa Mond oldu.
Kitaptaki karakterlerin isim kökenleri
Bernard Marx, George Bernard Shaw ve Karl Marx
Lenina Crowne, Vladimir Lenin
Fanny Crowne, Fanny Kaplan, Lenin'i öldürmek için başarısız bir suikast girişimi düzenleyen kişi.
Polly Trotsky, Lev Troçki
Benito Hoover, Benito Mussolini, Herbert Hoover
Helmholtz Watson, Hermann von Helmholtz, John B. Watson
Darwin Bonaparte, Napoleon Bonaparte, Charles Darwin
Herbert Bakunin, Herbert Spencer, Mikhail Bakunin
Mustapha Mond, Mustafa Kemal Atatürk, Sir Alfred Mond
Primo Mellon, Miguel Primo de Rivera, Andrew Mellon
Sarojini Engels, Friedrich Engels, Sarojini Naidu
Fifi Bradlaugh, Charles Bradlaugh
Joanna Diesel, Rudolf Diesel
Jean-Jacques Habibullah, Jean-Jacques Rousseau, Habibullah Khan

  Tavsiye eder miyim? Kesinlikle tavsiye ederim fakat bana göre 1984'ün kurgusu biraz daha iyi gelmişti. İki kitabı da okumayanlar için ilk başta 1984'ü öneririm. Aslında ilk olarak Yevgeni Zamyatin'in "Biz" adlı kitabını okumalıymışız. Çünkü bu iki kitap içinde "Biz"den etkilendikleri söylenmektedir. Ben de henüz okumadım. :(

Altı Çizilesi:
  Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir. 

  Eğer doğru kullanırsan sözcükler X ışınlarına dönüşebilirler -her şeyi delip geçerler. Okursun ve delinirsin.

  Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkum oluyorsun.

  Mutluluk ve erdemin sırrıdır, yapmak zorunda olduğun şeyi sevmek.

"Ama ben yan etkileri severim." 
"Biz sevmeyiz," dedi Denetçi. "Biz her şeyi keyifli yapmayı yeğleriz." 
"Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum." 
"Aslında," dedi Mustafa Mond, "siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz." 
"Öyle olsun," dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum." 


  Düzenin her türlüsü kaostan yeğdir.


7 Kasım 2014 Cuma

Görmek - Jose Saramago

GÖRMEK
Orijinal Adı: Ensaio Sobre a Lucidez
JOSE SARAMAGO
Çevirmen: Aykut DERMAN
Can Yayınları
Haziran 2013, 8. Baskı
Orijinal İlk Basım: 2004
352 Sayfa


AFD:
    Saramago'nun en sevilen eseri Körlük'ü bitirir bitirmez Görmek'e başladım. Çünkü kitap tanıtımında "Halkın % 83'ünün boş oy attığı bir ülkede bir kaos yaşanır ve bu kaosun sorumlusu olduğu düşünülen kişi, yıllar önce yaşanan körlük salgınına yakalanmayan kadındır"  gibi bir ifade yer alıyordu. Ben de Körlük'ün ben de bıraktığı muazzam tadı devam ettirebilmek adına Görmek'e sarıldım.

       Saramago Görmek'te neden Körlük'ün kahramanlarını da işin içine katmış anlamadım açıkçası. Acaba bu bir satış stratejisi miydi? Öyle olmadığını düşünmek istiyorum. Benim düşünceme göre "Körlük" kitabının kahramanları olmadan da "Görmek" vermek istediği mesajı net bir şekilde verebilirdi. Demem o ki; Görmek'i, benim gibi Körlük'ün devamı coşkusuyla okumayın.

      İki kitabı okuyanların ortak görüşü olan "'Görmek' güzel ama 'Körlük' bir başka" cümlesini ben de rahatlıkla kullanabilirim. Peki bu fark neden kaynaklanıyor? Şu ana kadar üç kitabını okuduğum Saramago, üç kitabında da vermek istediği mesajları muazzam hiciv yeteneğiyle kitabına işliyor. Bence Saramago'yu sevdiren de bu özelliği. Körlük'ü farklı kılan durum ise, bu kitabında eleştirilerini sunduğu zemini tam bir macera romanı sürükleyiciliğinde hazırlamış olması. Yani hiç bir mesajı anlamayan bir kişi bile zevkle bu kitabı okuyabilir. Mesajları alabilenler için ise kitaptan aldığı zevk tabii ki iki katına çıkmaktadır.

       Görmek'de bir hükumetin kendi çıkarları adına ülkeyi ve insanları nasıl kullandığı anlatılıyor. Çoğu ülkede olduğu gibi gözü kapalı bir şekilde, adeta bir kör gibi hükumetin her dediğine inanan ve inandırılan insanlar var. Kitapta anlatılan bu adı konulmamış ülkede ise halkın büyük çoğunluğu hükumetin bütün propagandalarına rağmen gerçekleri görüyor ve anlaşılmaz bir şekilde birlikte hareket ediyorlar. Bu durum hükumeti yeni yollar aramaya teşvik ediyor. Ya suçlular bulunacaktır, ya da suçlular yaratılacaktır.
   "Şaşırmış numarası yapmayın ve elimde bununla ilgili kanıtlar olup olmadığını sorarak boşuna zaman yitirmeyin, suçsuz olduğunuzu bize kanıtlayacaksınız, çünkü kanıtlar gerektiğinde ortaya çıkacaktır."

    Saramago'nun tarzını sevenlerin okumaktan zevk alacağı bir kitap "Görmek" fakat ilk defa Saramago okuyacaklar için diğer okuduğum iki kitabı; "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" ve "Körlük"ü öneririm.

Altı Çizilesi:
   Kusursuz anların, hele yüceliğe çok yaklaşmışsa uzun sürmemek gibi çok büyük bir sakıncası vardır, ondan daha beteri ise -bu o kadar açık ki söylemesek de olurdu- insanın o andan sonra ne halt edeceğini bilememesidir.

   İnsanlar arasında yapabileceğimiz en doğru sınıflandırma, onları kurnaz ve ahmak olarak değil, kurnaz ve çok kurnaz olarak sınıflandırmaktır; ahmak olanları nasıl istersek öyle kullanırız, kurnazlarla sorun, onları kendi hizmetimizde kullanabilmektir; ama çok kurnaz olanlar bizim yandaşımız da olsalar, özünde tehlikeli kimselerdir; başka türlü olmak ellerinde değildir. İşin en ilginç yanı da davranışlarıyla bizi sürekli olarak kendilerinden kuşku duymaya itmeleridir; genellikle bu uyarılara dikkat etmeyiz, sonra da bunun sonuçlarına katlanırız.

4 Kasım 2014 Salı

Körlük - Jose Saramago

KÖRLÜK
Orijinal Adı: Ensaio Sobre a Cegueira
JOSE SARAMAGO
Çevirmen: Aykut DERMAN
Can Yayınları
Eylül 2012, 22. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1995
360 Sayfa


AFD:
    Saramago ile "Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş" adlı kitabıyla tanışmıştım, kitap bittikten sonra tüm Saramago kitapları "mutlaka okunacaklar" listeme almıştım. İlk okunacak kitap da haliyle; Saramago denilince ilk akla gelen kitabı "Körlük" oldu.

     "Körlük", Arabasında durup dururken kör olan bir adamın hikayesiyle başlıyor. Bu körlük kapkara bir körlük değil aksine bembeyaz bir körlük. Adam panik halinde ne yapacağını bilmezken, bir kişi ona yardım etmeyi ve evine kadar bırakmayı teklif ediyor. Adam bu çaresiz anında uzanan yardım elini, müteşekkir bir şekilde kabul ediyor. Fakat bu yardım elini uzatan kişi, adamı evine bıraktıktan sonra adamın, körlüğünden ve paniğinden yararlanarak, arabasını çalıp uzaklaşıyor.
      Kör olan adamın eşi eve gelince şaşkınlık içinde onu bir göz doktoruna götürüyor. Göz doktoru yaptığı incelemede adamın gözlerinin gayet sağlıklı olduğunu daha farklı testler ve araştırmalar yapılmadan durumun ne olduğunu anlayamayacağını söyleyerek adamı belirttiği testleri yaptırması için yolluyor. Doktor akşam eve gittiğinde tam da hastasının dediği gibi bembeyaz bir körlük içinde buluyor kendini. Doktor sağlık bakanı ile bir şekilde iletişime geçip durumu anlatıyor. Bu arada ilk kör olan adamın arabasını çalan adam ve o gün doktorun muayenesinde bulunanlar tek tek kör olmaya başlıyor. 
    Körlük tüm hızıyla ülkeye yayılıyor. Körlüğün yayıldığı hızla cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler de yayılıyor. Bu kaos ortamında kör olmayan tek bir kişi var; doktorun karısı.

     Herkesin kör olduğu bir ülkede yaşam nasıl devam edecektir? Bu kadar körün arasında gören iki çift göz ne yapacaktır? Yoksa doktorun karısı da mı kör olacaktır? Bu sorularının cevabını merak ediyorsanız kitabı bir an önce okumalısınız. 

    Kitabı okurken sürekli "acaba ne zaman sıra bana gelecek?", "ben ne zaman kör olacağım?" diye düşünmekten kendimi alamadım.

   Saramago tam anlamıyla bir hiciv ustasıdır. Bu nedenle "Körlük" sadece herkesin kör olduğu bir ülkenin sıradışı romanı değildir. Saramago bu bembeyaz körlüğü bir metafor olarak kullanıp, bir kaos ortamında nasıl insanlıktan çıkabildiğimizi ve aslında nasıl bakar körler olduğumuzu gözler önüne sermiştir. 

     En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir. -Saramago-

    Evet bizler en küçük bir kaos ortamında insanlıktan çıkabiliriz. Deprem olur, herkes can derdindeyken milletin evine girip hırsızlık yapabiliriz. Sel olur, sele kapılmış değerli eşyaları bizim olmadığı halde çalabiliriz. En haklı gösteriyi bile çığırından çıkarıp oraya buraya saldırabilir etrafı yağmalayabiliriz...
    

      Evet bizler bakan körleriz. Vatan borcunu ödemek için askere giden evladımız, çarşı iznindeyken kalleşçe vurulduğu halde hiçbir şey olmamış gibi yaşayabiliriz. Madenlerde yüzlerce kişi can verirken biz Türkiye'nin yeni yeteneklerini seçebilir, milli maçları izlerken saç baş yolabiliriz...

       Sözün özü Körlük'ü, Saramago'yu ve tüm değerli yazarları okumalıyız. Okumalıyız ki farkına varmalıyız...


      Çünkü insana en çok kitap yakışıyor ve mürekkebin kuruduğu yerde kan akıyor! -Franz Kafka-

Dipnot: Kitaba oldukça sağdık kalarak sinemaya uyarlanan "Blindless" (Körlük) filmini de kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim.

Altı Çizilesi:
Zamana zaman tanıyın her şeyi çözümlesin.

Kendi ölçeğimizde gerçekleştirebileceğimiz tek mucize, yaşamayı sürdürmektir, şu kırılgan yaşamımızı kırılganlığıyla korumaktır ve buna her doğan gün yeniden başlamaktır, kör olan gözlerimiz değil de yaşamın kendisiymiş gibi, ne yöne döneceğini bilmeyen o imiş gibi.

Korku insanı kör eder, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, Haklısınız, gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek. 

Öldü, işte o kadar, neden öldüğünün önemi yok, bir insanın neden öldüğünü sormak saçma bir davranış, ölüm nedeni zaman içinde unutulur, yalnızca o tek sözcük kalır, Öldü...

Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz.

3 Temmuz 2014 Perşembe

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT
Orjinal Adı: Nineteen Eighty-Four
GEORGE ORWELL
Çevirmen: Celâl ÜSTER
Can Yayınları
Nisan 2013, 39. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1949
350 Sayfa

AFD:
   Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451 ile başladı Ütopya/Distopya okumaları serüvenim. Fahrenheit 451'i okumaktan keyif alınca; "distopyayı okudum fakat distopya, ütopyadan türetilmiş, o zaman distopyayı daha iyi anlamak için ütopyayı da okumalı" diyerek Thomas More'un Ütopya'sını okudum. Ütopya'dan öğrendim ki meğer ilk ütopik eser Platon'un Devlet'iymiş, o zaman "Onu da okumalıyım" dedim ve hemen okudum. Şimdi ise iki ütopik okumadan sonra tekrar distopyaya döndüm ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e başladım.


    Öncelikle kitabın adı neden 1984? 1984 tarihi benim de doğum yılım olduğu için bu soruyu ayrıca merak ediyordum. Kitabımızın çevirmeni Celâl Üster bu durumu önsözde şöyle anlatmış: "Orwell başlangıçta öykünün geçtiği yıl olarak 1980'i seçmiş, kitabın tamamlanması biraz da hastalığı yüzünden uzadıkça ilkin 1980'i 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da 1984'te karar kılmış. Daha sonra yakın dostu, yazar Julian Symons'a "Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948'in son iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim" demiş."

    Önsözden söz açmışken; önsözün 14. sayfasına kadar olan bölüm önsöz geri kalan bölüm ise sonsöz olarak okunmalı der, naçizane tavsiyemi yaparım. Çünkü 14. sayfadan itibaren önsöz, kitabın bir özeti halini alıyor. Ben okurken bunu hissettim ve önsöz okumamı yarıda kestim. Kitabı bitirdikten sonra sonsöz olarak döndüğümde ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlamış oldum.

  George Orwell 1984'de bize bir yasaklar toplumunu sunmuş. Tüm yaşamınızın sizin elinizden alındığı bir gelecek düşünün. Yaşamınızla ilgili neredeyse tüm kararları "Parti" adı verilen bir grup alıyor. Ne giyeceğinize, neyi ne kadar yiyebileceğinize, kiminle evleneceğinize kadar herşeyi bu "Parti" üyeleri belirliyor. Geleceği istedikleri gibi şekillendirdikleri gibi geçmişi de kendi çıkarlarına göre değiştiriyorlar. Evinizin içinde bile sizi yirmi dört saat izleyen tele-ekranlar var. Karşıt bir şekilde konuşmak hatta düşünmek bile suç. Böyle bir toplumda Winston Smith adlı karakterimiz bir şeylerin yanlış olduğu kanısına varıyor. Tele-ekranlardan, insanlardan ve hatta kendinden bile gizli şekilde bu düşünceyi içinde büyütüyor. Bu düzenin "nasıl" olduğunu anlıyor ama "neden" böyle bir düzene ihtiyaç duyduğunu anlamıyor. 

    Peki Winston, düşünmenin bile suç olduğu bu dünyada bir şeylerin yanlış gittiğini nasıl kanıtlayacaktır. Kimseyle konuşmadan, elinde hiç bir belge olmadan bu düzeni değiştirebilecek midir? Kendi gibi düşünen insanlar var mıdır? Varsa bu insanlara her anlarının izlendiği bir dünyada nasıl ulaşabilecektir? Bu düzen hep böyle mi sürüp gidecektir?... Tabii ki tüm bu soruların cevabı mutlaka okunması gereken eserlerden biri olan 1984'ün sayfalarında gizli.

   Fahrenheit 451 ile ilgili yazdığım yazıda da değinmiştim; Ütopya adının hakkını verip "olması mümkün olmayan ideal devlet"i anlatıyorsa da, distopya bana hiç o kadar da "olması mümkün değilmiş" gibi gözükmüyor. 1984'ü çok uzaklarda aramaya gerek yok. Düşüncesuçu; ülkemizde Facebook'ta, Twitter'da yazdıkları, paylaştıkları düşünceleri yüzünden sorgulanan, suçlanan insanlar var. Bir de bu eylemin toplu olarak yapıldığı zamanlarda kökten çözüm olarak bu platformları kullanıma engelleme çalışmaları var (Twitter ve Youtube yasakları). Tele-Ekranlar; Evlerimizde tele-ekranlar olmasa da biz de neredeyse her yerde izleniyoruz; Mobese kameraları her ne kadar suçların önüne geçmek için güzel bir yöntem olsa da, kimin ne için kullandığına bağlı olarak maalesef amaç değişebiliyor. Yenisöylem; Ülkemizde yıllardır anlamı:  "Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı." olan Çapılcu kelimesi bir anda! en güvenilir kaynağımız olan TDK tarafından "Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı." olarak değiştirilebiliyor. Özgür ülkemiz Türkiye'de bile bu örnekler varken ve Kuzey Kore'de yaşanılanları da az çok duyuyorken hâlâ 1984'e distopik bir eser diyebilir miyiz?

  Bir eleştiri olarak; kitabın son bölümdeki Yenisöylem kuralları keşke kitabın içeriğine yedirilseymiş ya da ara bölüm olsaymış diye düşünüyorum. Kitabı Winston Smith ile bitirmek daha can alıcı gelirdi bence.  

   Son olarak da Can Yayınları'nı, en güvenilir kitapçılardan bandrollü olarak aldığımız kitaplarının bazı sayfalarında okumayı etkileyecek kadar silik yerler bulunduğu için kınıyorum. Sevgili Can Yayınları, biz paramızı tam ödüyorken siz de işinizi tam yapmalı, okuyucuya defolu ürün satmamalısınız.


Altı Çizilesi:
   Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.

   Özgürlük iki kere iki dört eder diyebilmektedir.Buna izin verilirse arkası gelir.

  Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetilebiliyordu, çünkü kendilerinde istenenin iğrençliğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi, toplumsal olaylarla yeterince ilgilenmedikleri için neler olup bittiğini de göremiyorlardı.Hiçbir şey kavrayamadıkları için hiçbir zaman akıllarını kaçırmıyorlardı...

   Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz;diktatörlük kurmak için devrim yapar.

   Bilinen tarih boyunca, olasılıkla Neolitik Çağ'ın sona ermesinden bu yana, dünyada üç tür insan olagelmiştir: Yüksek, Orta ve Aşağı. Bunlar kendi içlerinde de pek çok alt bölüme ayrılmışlar, sayısız ad taşımışlar, sayıları ve birbirlerine karşı tutumları çağdan çağa değişmiş, ama toplumun temel yapısı hiçbir zaman değişmemiştir. Olağanüstü ayaklanmalar ve kesin görünen değişimlerden sonra bile, tıpkı ne kadar hızlı döndürülürse döndürülsün dönme ekseni doğrultusunda hep aynı kalan bir jiroskop gibi, aynı düzen hep kendini yeniden dayatmıştır.
  Bu üç kesmin amaçları asla uzlaştırılamaz. Yüksek kesimin amacı, bulunduğu yeri korumaktır. Orta kesimin amacı, Yüksek kesimle yer değiştirmektir. Aşağı kesimin amacı ise tüm ayrımları ortadan kaldırmak ve tüm insanların eşit olacağı bir toplum yaratmaktır...
  Yüksek kesimin kendini koruyamadığı dönemlerde, özgürlük ve adalet uğruna savaşıyor görünerek Aşağı kesimi de yanına alan Orta Kesim tarafından devrilmiştir. Ne var ki Orta Kesim hedefine ulaşır ulaşmaz, Aşağı kesimi eski kölelik konumuna geri gönderir ve kendisi Yüksek kesim konumuna geçer. Çok geçmeden öteki kesimlerin birinden kopan ya da her ikisinden de kopan yeni bir Orta kesim ortaya çıkar ve savaşım yeniden başlar.

  Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülmez.


17 Nisan 2014 Perşembe

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

Fahrenheit 451
Orjinal Adı: Fahrenheit 451
RAY BRADBURY
Çevirmen: Zerrin - Korkut Kayalıoğlu
İthaki Yayınları
Şubat 2012, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1953
240 Sayfa


AFD:
   Her zaman söylediğim gibi, "Bilim Kurgu" pek tercih ettiğim bir tür değildir. Fakat Fahrenheit 451 aslında Bilim Kurgu değil de "Distopik Kitaplar" sınıfına giriyormuş. Bu kadar zaman uzak durduğum için üzüldüm açıkçası. 

    Distopik Kitaplar nelerdir? Bu sorunun cevabından önce "Distopya ne demek?" sorusunu cevaplamalıyız. Distopya'ya kıs abir tanımla anti-ütopya diyebiliriz. Ütopya, aslında olmayan/olması mümkün gözükmeyen ideal toplum demekse, distopya da aslında olmayan/olması mümkün gözükmeyen baskıcı ve kötü bir rejimle yönetilen toplum demek. Ütopya tanımında kullanılan "olması mümkün olmayan" kavramını kabul edebiliyorum fakat distopyada bulunan aynı kavramı kabul edemiyorum. İş, "eşitlik" kavramına gelince ütopikdir kesinlikle, fakat "baskı ve eşitsizlik" kavramlarına gelince bence olabilirliği artıyor. Bir Kuzey Kore'yi ya da durmadan internet yasakların yaşandığı bir Türkiye'yi düşününce "olması mümkün olmayan" cümlesi gereksiz kalıyor.

    Fahrenheit 451'i Ray Bradbury 1953'te yazmış. Gelecekte, tüm kitapların yasaklandığı bir Amerika'da geçiyor kitabımız. Evet kitap okumak, bulundurmak yasak. Devletin bastığı talimatnameler hariç herhangi bir kitap saklandığını düşündüğünüz bir evi hemen ihbar edebilirsiniz. İhbarınız itfaiyeye ulaştığı gibi itfaiye erleri büyük bir hızla gelip o kitapları yakar. İşte artık siz ve tüm ülke güvendedir!

     İtfaiye erleri artık söndürmüyorlar, sadece yakıyorlar. Ve bu itfaiyeciler, o zamana kadar  tüm itfaiyecilerin yakmakla görevli olduklarını biliyorlar, çünkü onlara öyle öğretilmiş. Çünkü tüm haber alma organları ellerinden alınmış, basılı hiçbir şey yok, televizyonlar ve radyolar hükumetin elinde. Her bilgi insanlara servis edilmeden önce hazırlanıyor. Kitabı yorumluyorum aslında ama kurduğum cümleler ne kadar da tanıdık geliyor bana. Ben sanki böyle bir ülke biliyorum,  yasaklar ülkesi haline getirilmeye çalışılan bir ülke... :(

   Neyse biz yine kitabımıza dönelim, baş karakterimiz itfaiye eri Montag. Montag ülkede bulunan her sıradan vatandaş gibi hiçbir şey sorgulamadan, hiçbir şey merak etmeden yaşamaktadır. Sağlığı, sıhhati yerinde, güzel bir evliliği ve işi vardır. Ne geçmiş ne de gelecek onu kaygılandırmamaktadır. Kendine biçilen hayatı yaşayan ve kitapları yakan bir itfaiye eridir Montag. Montag'ın hayatı yolda karşılaştığı komşusu Clarisse'in sorularıyla değişmeye başlar. Bir şeyler merak etmeye, düşünmeye ve yaktığı kitaplardan kendisine ayırıp sakladıklarını merak edip okumaya başlar.

   Peki Montag kitapları okumaya başladığında ne olacaktır? Hükumetin yasağına karşı gelmenin nasıl bir cezası olacaktır? Kitapları yakmak ile görevli bir itfaiyecinin elinde kitap olması nasıl karşılanacaktır? Yoksa Montag tüm öğrendiklerini kendine mi saklayacaktır? Tabii ki tüm bu soruların cevapları Fahrenheit 451'de. 

    Benim için mutlaka okunmalı diye önereceğim kitaplar arasında Fahrenheit 451. Bundan sonra da sürekli okumak isteyip ertelediğim diğer iki distopik kitabı okuyacağım; George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü ve Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı

    Kitabın adının neden Fahrenheit 451 olduğunu da söyleyelim. Fahrenheit 451 bir kağıdın tutuşma sıcaklığı olduğundan dolayı kitaba bu isim verilmiş. Kitabın ülkemizde "Değişen Dünyanın İnsanları" adıyla gösterilmiş olan filmini de izlemeyi unutmayalım. En son olarak da İthaki Yayınları'nın bu basımından sonra bastığı 60.yıla özel kitabı seçmenizi öneririm. Çünkü bu basımın çevirisi biraz kötüydü. Yeni basım tekrar gözden geçirilerek basılmış. Keyifli okumalar dilerim.

Diğer Distopik Roman Örnekleri
Biz - Yevgeniy İvanoviç Zamyatin
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell
Hayvan Çiftliği - George Orwell
Ben (roman) - Ayn Rand
Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley
Demir Ökçe - Jack London
Açlık Oyunları - Suzanne Collins
Sineklerin Tanrısı - William Golding
Otomatik Portakal - Anthony Burgess
Mülksüzler - Ursula K. Le Guin 
V for Vendetta - Alan Moore ve David Lloyd
Körlük - Jose Saramago
Paul Auster - Son Şeyler Ülkesinde



Altı Çizilesi:
   Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz ama mutlu değiliz.

 Önceleri kitaplar birkaç kişiye çekici gelmişti, şurada, burada, her yerde. Onlar farklı olmayı göze alabiliyorlardı. Dünyada yer çoktu. Fakat sonra gözler, dirsekler ve ağızlarla doldu taştı dünya. Nüfus iki, üç, dört kat arttı. Filmler, radyolar, dergileri kitaplar bir çeşit puding hazırlama yönergesi düzeyine indi...

   Kitaplarda bir şeyler olmalıydı,hayal edemeyeceğimiz şeyler,kadının yanan bir evde kalmasını sağlayacak bir şeyler....Bir hiç için kalmazsın.

   İhtiyacınız olan kitaplar değil, vaktiyle kitapların içinde olanlar.

   İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.

   İyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip, leşini sineklere bırakır. 

   Düğmenin yerini fermuar aldı,insanın gündoğumunda giyinirken düşünecek kadar bile zamanı,bir felsefe saati,dolayısıyla da melankoli saati yok.

   Bugünlerde insanlar kendilerine bir şey olmayacağından çok emin görülüyorlar. Başkaları ölür, onlar Ölmez. Sonuç ve sorumluluk yok. Oysa, her ikisi de var. Neyse bunlardan söz etmeyelim ha? Sonuç kavranıncaya kadar iş işten geçmiş oluyor, öyle değil mi, Montag? 

- Kendini riske atıyorsun.
- Bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa istediğin riske girebilirsin.

   Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar'ın kulağına 'Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün' diyen pretoryen muhafızlarıdır.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...