İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2015 Pazartesi

Gölgesizler - Hasan Ali Toptaş

GÖLGESİZLER
HASAN ALİ TOPTAŞ
İletişim Yayınları
2014, 11. Basım
(İlk Basım: 1995)
230 Sayfa

AFD:
   Gölgesizler Hasan Ali Toptaş ile tanışma kitabım oldu. Kitap için ilk olarak şunları söyleyebilirim; çok sade bir dille yazılmış,  her bölüm kendi içinde çok rahat bir şekilde okunuyor fakat romanı bütün olarak ele aldığımızda işler biraz karışıyor. Bölümler arasındaki geçişleri anlayabilmekte insan ilk sayfalarda gerçekten zorlanıyor. Tabii kitabın güzelliği de aslında bu; insanı düşünmeye, anlamaya çalışmaya yönlendirmesi. Kitap ilerledikçe her karakter yerli yerine oturmaya başlıyor fakat sadece karakterler yerlerine oturuyor, olaylar ise çığ gibi büyümeye devam ediyor. Kitabın son sayfasını çevirdiğimizde ise; çığ yok edeceğini etmiş, yıkacağını yıkmış artık her tarafı bir sessizlik kaplamış oluyor. Bu sessizlikte; ben, çığın nasıl başladığını neleri kendine katıp büyüdüğünü ve nasıl sonlandığını düşündükçe "iyi ki bu kitabı okumuşum" diyorum.

   Bu kitabı anlatmak gerçekten zor. Olaylar şehirde bir berberde başlıyor desem olmuyor, köyde başlıyor desem hiç olmuyor. Şöyle anlatmaya çalışayım. Bir köy var; o köyde insanlar kayboluyor. Köyün muhtarı ve bekçisi bu insanları bulmak için ellerinden geleni yapıyorlar fakat bu girişimler hep sonuçsuz kalıyor. Köyde bu kaos havası sürerken, köyde kaybolan biri şehirdeki berber dükkanında, jilet almak için berberden çıkan çırak ise köyde karşımıza çıkıyor.

   Kitabın ben de bıraktığı izi ve kitabın konusunu sizlere aktarmaya çalıştım. Şimdi biraz da kurgudan bahsedelim. Bu kısmı kitabın kurgusunu da kendi başıma keşfetmek istiyorum diyen kitapseverlerin okumamasını rica ediyorum, fakat ilk sayfadan itibaren kitaba daha kolay adapte olmak isteyenlerin de gönül rahatlığıyla okumalarını öneriyorum. Gölgesizler'in kurgusu için iki zamanlı kurgu deniliyor. Ben kurgunun üç zamanlı olduğuna inanıyorum. Birincisi romanın başladığı yer olan şehirdeki berber dükkanı, ikincisi uzaklardaki köy, üçüncüsü ise romanın hayat bulduğu yazarın odası.

  Yazarımız bu kurgu içinde hayatı sorgulamış. Bazen insana her gün uyandığı yatak, yaşadığı şehir yabancıymış gibi gelir. Aslında yabancı olan şehir midir yoksa biz mi? Biz kimiz? Bu hayatın hengamesine alışık olarak yıllardır yaşayan insan mı, yoksa bugün yabancı olduğunun farkına varan o kişi mi?

   Gölgesizler'in 2008 yapımı filmini de izlemeyi unutmayın. Ben kitap biter bitmez izledim gerçekten çok etkilendim.

  Candan Erçetin'in Gölgesizler filmi için yazdığı "Ben Kimim" şarkısını da mutlaka dinlemelisiniz.


Altı Çizilesi:
  Devlet her zaman 15 yaşında olurdu, canını sıkıp bir kere küstürdün mü, artık dönüp de yüzüne bakmazdı.

  Öteki ayrıntılar o denli çoktu ve öylesine büyük bir mercek altındaydı ki , herkes her şeyi görmekten körleşmişti. 

  O her şeyin bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde , sözcüklerin dişte , bakışların yüzde.

  Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere , önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin .Dönsen de, eksik.

  ...Daha Ramazan'ın öldüğünü bile bilmiyor o. Bu yüzden Ramazan onun gözünde hâlâ yaşıyor... Hâlâ ata biniyor yani, hâlâ yiyip içiyor, yürüyor, koşuyor, gülüyor, ya da ne bileyim, düğünlerde keşkek dövüp halay çekiyor... Kimi zaman bunu düşündükçe, artık muhtar dönmese, diyorum içimden; dönmese de Ramazan hiç değilse onun gözünde yaşayıp dursa... Halay çekiyorsa çekse hani muhtar ölene dek, keşkek dövüyorsa dövse, gülüyorsa gülse...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Korkma Ben Varım - Murat Menteş

KORKMA BEN VARIM
MURAT MENTEŞ
İletişim Yayınları
2012, 9. Baskı
İlk Basım: 2009
424 Sayfa

AFD:
  Yine bir Murat Menteş kitabı. Murat Menteş'le ilk romanı Dublörün Dilemması aracılığıyla tanışmış, kalemini çok beğenmiş ve "Ne yazsa okurum." diyerek diğer iki romanını da almıştım. Ruhi Mücerret de o sırada yeni çıkmış olduğundan Dublörün Dilemması'nın ardından onu okudum. Ruhi Mücerret, Dublörün Dilemması tadında olsa da ben Dublörün Dilemması'nı daha çok beğenmiştim. Korkma Ben Varım için de aynı cümleyi söyleyebilirim: "Murat Menteş yine tarzını ortaya koymuş ama bu kitap da bir Dublörün Dilemması değil". Dublörün Dilemması bütün olarak harikulade bir kitaptı. Korkma Ben Varım'da, Ruhi Mücerret'de de olduğu gibi kitabın sonunu/son bölümlerini beğenmedim. Murat Menteş aslında bu kitabında durumu tek cümleyle özetlemiş: "Ve hiçbir şey güzel bitmez."

  Peki sonu güzel değilse okumayalım mı? Öyle bir şey yok :). Sonunu beğenmedim fakat kitabı beğendim. Kitabın elimde sadece yarısı olsa da okurdum. Çünkü neredeyse kitabın her cümlesi özenilerek, üzerinde düşünülerek, emek verilerek hazırlanmış.

   Bazen hislerimize tercüman olmuş, hepimizin ortak düşüncesini kaleminin büyüsüyle bize sunmuş:
 1970'ler...20.yüzyılın en güzel yılları. Henüz tam uygarlaşmamışız. Değirmenlerle savaşta yenilmemişiz daha. Yedi kat yalnızlığa gömülmemişiz.
İnanın bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. Bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. Bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba...yavru kuşlar gibi heyecanlanırdık. En büyük hazine kalbimizdeydi. Nasıl utangaçtık; gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. Karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. Uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. Yoksulduk. Canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri giyerdik. Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu. Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk.
  1970' lerde, Allah bizimleydi.
 Seyrettiğimiz filmlerdeki yetim çocukların, yoksul kızların, bahtsız annelerin, mazlum delikanlıların, yorgun babaların hallerine hüngür hüngür ağlardık.
Haysiyet, namus, vicdan gibi kelimeler tedavülden kalkmamıştı. Komşuluk ölmemişti. Komşular sağdı.
  Zayıftık, fakat güçsüz değildik.

  Bazen çok güzel çıkarımlar yapmış:
  İnsan, kendi samimiyetinin altını çizmeye kalkıştı mı, ister istemez üstünü de çiziyor. Samimiyet, mahremiyetle mukayyet olsa gerek.

  Bazen de, eğer okuduğumuz ortamda yalnız değilsek, durup dururken kahkahalar attığımız için, garip bakışlarla kaçınılmaksızın maruz kalacağımız cümleler kurmuş:
  Tırpan Ertan ve yumrukları kaşınan üç eleman bizi harcamak üzereler. Asya Mayayla beraber geçirdiğim saatleri burnumdan getirecekler. Ertan Taner okuldaki en irikıyım çocuk. Tepenize dikildiği zaman kaslı gövdesi güneş tutulmasına sebep olur. Eğiliyor. "Nasıl ölmek istersin?" Sesinde iflah olmaz bir kudurukluk titremesi var . 
  Yutkunuyorum: '' Yaşlanarak .'' 

  Son olarak hâlâ "Murat Menteş ne yazsa okurum" diyor ve Murat Menteş ile tanışmamış olanlara "İlk başta Dublörün Dilemması ile başlayın ve kitapları sırası ile okuyun" diye tavsiyelerimi sunuyorum.

Altı Çizilesi:
  Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.

  Herkesin üç kişiliği vardır: Ortaya çıkardığı, sahip olduğu ve sahip olduğunu sandığı.

  Başınıza yalnızca harika şeyler gelmişse, cesur olamazsınız.

  Edebiyat mırıltının ve naranın yerini tayin eder. Onlara ayar çeker. Eşya, kelimeler karşısında savunmasız, dirençsizdir. Zihnimizi edebiyat dekore eder. Kalbimiz ile beynimiz arasında işlek kanallar, tüneller, koridorlar açar. Ahlaki olgunluğun, vicdan hassasiyetinin, gönül ferahlığının imkanlarını; edebiyat sayesinde keşfederiz. Bir kumandanı, bir deliyi, anneyi, büyücüyü, talebeyi, avukatı, fahişeyi; korkağı, cömerdi, zavallıyı, kurnazı, dahiyi, tembeli, salağı... kelimelerinden tanırız. Sağlam bir edebiyat donatımı, bize insanların ruhunu sezme, insanlığımıza hakim olma, sahip çıkma gücü verir. Birbirimizi hakikaten tanımamız, sahiden anlamamız derinden kavramamız  edebiyat sayesindedir. Cehaletten, zalimlikten, hoyratlıktan, çiğlikten, zayıflıktan başka nasıl sıyrılabiliriz? Edebiyat, terbiyenin namûtenahi hulasasıdır. Görgünün vitaminidir, bizi telef olmaktan kurtaran şifalı iksirdir. Bizi, elimizdekilerden farklı bir sonsuzluğa sevk eder. Hem ağaçları, hem ormanı görmemizi sağlar. Yaprakların bakışlarını, meyvelerin soluğunu, gövdelerin çarpıntısını duyarız. Ardı arkası kesilmeyen ibret ve hikmet patlamalarının arasında yaşadığımızı fark ederiz. Harbin, sulhun, muhabbetin, dostluğun, aşkın, nefretin, emeğin, dikkatin, tedbirin, takdirin... manasının öğreniriz. Mânâ ile anlam arasındaki ayrıma temas ederiz. Anlam, bizdeki karşılıktır, mânâ ise hakikatin kendisidir. Böylece, benzer şeyler arasındaki farklar ile farklı şeyler arasındaki benzerlikleri kurcalarız. Gönlümüz neye elverir, vicdanımıza ne sığar, aklımız neye erer ? Edebiyat bilmeyen, soru soramaz, cevap bulamaz, problem çözemez.

  "Elli yaşında bir adam kendini otuzunda hissediyorsa, yirmi yılını boşa harcamış demektir."  -Muhammed Ali Clay-

  Bekar bir adam asla pişirmesi yemesinden uzun bir yemek hazırlamaz.

  Eskiden illetten kurtaran, mikroplardan koruyan bir bilim vardı. Şimdi, virüslere üniforma giydirip üstümüze salıyorlar: Biyolojik silah. Çocuklar bir kuzuyu kucaklamadan, kelebeğin peşinden koşamadan, tavşanla bakışamadan büyüyor. Gençler, bir ağacı, üzerinde meyve yoksa tanıyamıyor. Sincap, leylek, ceylan, keklik... anca ekranda görülebiliyor artık. Sıhhatin, emniyetin ve hakkaniyetin mânâsından kopmuş bilim benden uzak olsun. Irak'ta 1 milyon insan öldürüldü. Hâlâ Amerikan hapishanelerinde yüzbinlerce masum işkence görüyor, iğfal ediliyor. Bilim adamlarından çıt yok. Niye? Silah şirketlerinin, ilaç şirketlerinin, türlü çeşitli şirketlerin hizmetinde çalışıyorlar da ondan. Vahşetin, cinayetin deliliğin emrindeler!

  Bir erkek hastanede size eşlik ediyorsa, onunla mezara kadar yola devam edebilirsiniz.

  Sahip olmadığınız niteliklerle sizi övenler, taşımadığınız kusurlarla yererler de.

 Geçmişi bilmek, insanın üstesinden gelebileceği kadar kolay bir iş değil. Bu nedenle tarihçiler kahinlere benzer. Üç çeşit tarihçi olduğu söylenir.: Yalan söyleyenler, yanılanlar, bilmeyenler. Yani tarih ile hakikat iyi geçinemez."

  İntiharı hariç tutarsak, hayatta en ciddi karar çocuk sahibi olmaktır.

  Eski şarkılar neden daha iyi? Çünkü kötüler zaten unutulur.

 Kral en büyük soytarı olmak zorunda.

  Yalanlarla bir yere gidebilirsin fakat geri dönemezsin.

  Limanlar eski ya da yeni tüm gemiler için en güvenli yerlerdir. Fakat hiçbir gemi, limanda demirlemek için yapılmamıştır.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Deliduman - Emrah Serbes

DELİDUMAN
EMRAH SERBES
İletişim Yayınları
2014, 1. Baskı
352 Sayfa

AFD:
    Deliduman Emrah Serbes'in okuduğum ikinci kitabı, ilki Erken Kaybedenler'di. Erken Kaybedenler, hayata 1-0 yenik başlamış erkek çocuklarının hikayeleriydi. Deliduman'a ise kısaca; Erken Kaybedenler'in roman versiyonu diyebiliriz. Bu kitabı da yine Kitap Kardeşliği okuma grubumuz ile birlikte okudum.

      Deliduman'da, Erken Kaybedenler Kulübü üyelerinden biri olan Kıyıdereli Çağlar'ın hikayesi anlatılıyor. Anne, baba ayrılmış, annenin yanında kalan Çağlar, kardeşi Çiğdem, nasıl Belediye Başkanı seçildiğine şaşılan sorunlu dayısı Altan Bey ve arkadaşı Mikrop Cengiz'in hikayesi...

    Çağlar erken kaybetmenin verdiği "Daha da ne kaybedebilirim ki?" özgüveniyle yaşayan bir gençtir. Hayattaki tek büyük düşkünlüğü ise kızkardeşi Çiğdem'dir. Onun için dünya Çiğdem'dir, hatta dünya Çiğdem'in etrafında dönmelidir. Çiğdem'in ise en büyük arzusu ünlü olmaktır. Çağlar, dayısı ve arkadaşı Mikrop Cengiz Çiğdem'in bu arzusunu yerine getirmek için ellerinden geleni yaparlar. Çiğdem'in ünlü olma sevdası, o sıralar patlak veren Gezi olaylarında TOMA'ların önünde dans edecek kadar gözünü dönmüştür. Bu sevda ile kahramanlarımız soluğu Gezi olaylarında alırlar...

       Gelelim "Tavsiye eder miyim?" kısmına: Ben açıkçası kitabı beğenmedim. Erken Kaybedenler'in her hikayesindeki baş karakterleri çok sevmiştim. Çağlar'da bunlar gibi bir karakter ama o, Erken Kaybedenler hikayelerindeki tadı alamadım diyebilirim. Beğenmememin asıl sebebi ise; Emrah Serbes'in "içinde Gezi olaylarının geçtiği bir kitap yazmalıyım" diyerek çok beğenilen Erken Kaybedenler karakterlerine benzer bir karakter ile Gezi olayını birleştirip bu şekilde bu kitabı yazdığını düşünmemdir. Daha önce içinde Gezi olayları da geçen Ahmet Ümit'in Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni okumuş ve bu olayların kitaba işlenişini  daha çok beğenmiştim. Emrah Serbes'in Gezi olaylarında sessiz kalmayıp tavrını belli etmesi, hakkını araması çok ayrı bir yerdedir benim için fakat bana göre bu kitabı kelimenin tam anlamıyla "zorlama" olmuş.

 Altı Çizilesi:
   Gözde hoca benim kız arkadaşım olsaydı mesela, her gün böyle birkaç saat karşılıklı oturmak isterdim onunla, sessizce, özgürce bakabilirdim ona o zaman, derdim ki gerçekten bana hitap eden bir kız arkadaşım var, çok şanslı bir herifim. Bunu ona söylemezdim tabii, kadınlara böyle şeyler söylersen seni terk ederler. ‘Bana yeterince hitap etmiyorsun,’ demek gerekir kadınlara, ‘şişmansın az ye,’ demek gerekir kırk beş kilo bile olsalar, ‘bu aralar biraz yalnızlığa ihtiyacım var lütfen üstüme gelme,’ demek gerekir, ‘ama sen benim ideallerime mani oluyorsun buna hakkın yok,’ demek gerekir, ‘ne yapayım elimde değil annemi yine çok özledim,’ demek gerekir. O zaman sana aşık olurlar. Sende aşık olunacak bir şey kalmadığında, imkansız aşkı yaşamak için.

     Mutfaktan çıktım, akşam havasını çektim içime, sanki böyle bir şeyler yanmış da hoş bir koku bırakmış gibiydi arkasında, derin bir nefes aldım. Şeytan diyordu ki vefasızın birine âşık ol o tatlı havada, ondan sonra da kollarını göğsünde kavuşturup hayatını bombok edişini seyret bir kenardan.

     Gururu çıkartırsan insandan ne kalır! Haysiyeti çıkarırsan ne kalır?

    ...Sonra biri "Orsa" diye seslenince koşar adım gitti. Arkasından dikkatle baktım, kızı güzel doğan ilk iş olarak cins bir isim aramaya başlıyor, medeni kanunun yazılı olmayan maddelerinden biri buymuş gibi, buluyor sonra o ismi, gidiyor nüfus dairesine, nüfus memuru anlamamış gibi bakıyor yüzüne, nasıl anlamazsın diyor, çok basit, alıyor nüfus kağıdını, sıkıntısını biz çekiyoruz senelerce, umrunda değil adamın, çok mutlu o, kızını herkes seviyor, ismi yüzünden zannediyor. 

   Sokakta çocuk mu unutulur lan, İngiliz misin sen! Bu ne soğukkanlılık böyle! Bunun nesi komik! Hepsinin yanında niye gülüp durdun, beni unutmak çok komik bir şeymiş gibi niye gülüp durdun? Ne söylediğini hatırlıyor musun? Beni unutmanla alakalı ne söyledin o gün, hatırlıyor musun?
   Yüzünü dikkatle inceledim. Belki hatırlar diye ne söylediğini. Hatırlamıyordu. Hatırlayamazdı.
   "Ne söyledim?" diye sordu.
   Birden sıkıntılı bir sessizlik ihtiyacı kapladı içimi, bütün bu kavga anlamsız gelmeye başlamıştı, "Boş ver," dedim. "Artık ne önemi var ki ne söylediğinin. Senin teleskopla baktığın günlere ben mikroskopla baktım. Senin hatırlayamadıklarını ben unutmayacağım...."

  Ömrümüzü yaptığımız yanlışlardan geri dönmekle harcamıştık ama hayatı hala ilerlenecek bir şey olarak görüyorduk. İnsandık çünkü biz, budalaca zaferlerimiz vardı hiçbir işe yaramayan ve bilgece yenilgilerimiz vardı bizi birbirimize daha sıkı bağlayan, umutsuzca kederle bağlayan bizi birbirimize. Kendi içimizde sessiz ve korkunç mücadeleler vermiştik, kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz, kendimize yenilip kabul etmiştik kendimizi ve kendimize boyun eğmiştik ve şimdi kimseye boyun eğmeyecektik!”

4 Mayıs 2014 Pazar

Erken Kaybedenler - Emrah Serbes

ERKEN KAYBEDENLER
EMRAH SERBES
İletişim Yayınları
2012, 9. Baskı İlk Baskı: 2009
144 Sayfa


AFD:
    Emrah Serbes'le tanışma kitabım oldu Erken Kaybedenler. Bir polisiye yazarı/senaristi olduğunu bilmeme rağmen bu kitabı daha çok ilgimi çektiğinden bununla başlamaya karar verdim.

     Neredeyse, her erkek hayata kaybederek başlamıştır. Bence burada "neredeyse" kelimesi bile fazla ya, ama kimi istisnalar çıkıp da ben kaybederek başlamadım demesin diye "neredeyse"yi kullanmak durumunda kaldım. Neyse, kimi erkeğin kaybı çok daha büyükken (Anne-Baba) kiminin kaybı ise küçük görünse de, kendi yaşına göre oldukça (ilk aşk, ilk reddediliş) büyüktür. Erken Kaybedenler'de de bu kayıpların kahramanlarının hikayeleri işleniyor.

  Hikayeler aslında çok tanıdık içlerinde; aşklar, kayıplar, hüzünler, ayrılıklar, arada kalmışlıklar, reddedilmişlikler, boyundan büyük işlere kalkışmalar ve ince ince değinilmiş siyaset var. Tüm bunlar çok güzel bir dille anlatılmış ve Erken Kaybedenler tekrar tekrar okunabilecek bir kitap olmuş.

     "Kitabı okusam mı acaba?" diye düşünenler için sanırım bu bölüm yeterli bir cevap olacaktır.
"Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?
"Hangisini?"
"Otomatik yanan, sensorlu lamba."
"Hayır."
"Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece."

Önüme baktım.
"Neden kırdın?"
Cevap yok.
"Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle..."
"Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?"
"Lamba senden değerli mi evladım, lambanın a.... koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı s.....m, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için."
"Beni görünce yanmıyordu baba."
"Nasıl ya?"
"Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni."
"E beni görünce de yanmıyordu bazen, böyle el sallayacaksın havaya doğru, o zaman yanıyor."
"Hadi ya! Sahiden mi?"
"Evet. Ucuzundan takmışlar. Bizimle bir alakası yok."

Babama sarıldım, yıllar sonra.



Altı Çizilesi:
   Kendini kandırmaca, en sevdiğim oyun.

   İhtiyarlığın güzel yanı şu, ağzına geleni söyleyebiliyorsun, insanlar sadece gülüyor.

   Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşıyacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim.

   Sonuçta her sevilen kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatırlayamazsın belki ama melodisi aklında kalır.

   Korhan Ağbi'nin kardeşi olduğu için Aycan'ı sevemiyordum,o sene onun yerine Esra'yı seviyordum. Okulun ilk günü silgi istemiştim Esra'dan. Silgisini ısırıp ikiye bölmüş, yarısını bana vermişti. Ben de ona aşık olmaya karar vermiştim.

   Söylemekten vazgeçtiğim şeyler söylediklerimden daha fazla. Çünkü insanları üzmek istemiyorum.

  Ağbim yirmi yaşında bu vatan için şehit oldu. Siz büyük şehirlerin ışıklı bulvarlarında elinizi kolunuzu sallayarak rahatça yürüyebilin diye o gitti Çukurca’da mayına bastı.

   Polisler grubu çembere alıp ellerindeki biber gazlarını sıkmaya başlayınca herkesin gözleri doldu. Öne çıktım, "Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok" dedim. "Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar."

25 Nisan 2014 Cuma

Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı

SİNEK ISIRIKLARININ MÜELLİFİ
BARIŞ BIÇAKÇI
İletişim Yayınları
2012, 2. Baskı İlk Baskı: 2011
166 Sayfa

AFD:
   Sinek Isırıklarının Müellifi benim okuduğum ilk Barış Bıçakçı romanı. İlk olduğu kadar son olmayacağı da kesin olan bir kitap oldu benim için. 

    Bazı kitaplarda kurgu önemlidir; "Nedir?", "Ne olacak?", "Bu kim?", "Tekrar barışacaklar mı?", "Onu affedecek mi?" ya da "Katil kim?" gibi soruların cevaplarını ararız bu kurgularda. Cevapları aradığımız süreçte kitabın bizde bıraktığı his ile kitabı iyi ya da kötü olarak değerlendiririz. 

     Bazı kitaplarda ise kurgudan çok cümleler önemlidir. Ne anlatıldığından ziyade nasıl anlatıldığı önemlidir. Hani kitapta her cümlenin altını çizmek, üzerinde düşünmek isteriz ya, işte bu kategoriye giriyor bence Sinek Isırıklarının Müellifi. 

     Kitabımızın kahramanı; kitap yazmak için mesleğinden (inşaat mühendisi) ayrılmış, yazdığı kitabın yayınevi tarafından incelenmesini ve editör tarafından verilecek cevabı bekleyen ve bu sırada ev işleriyle uğraşıp doktor olan eşi Nazlı'yla toplukonutlarda bulunan 1+1 evlerinde yaşayan Cemil'dir. 

     Cemil karakteri bana, Oğuz Atay'ın Hikmet Benol'ünü, Yusuf Atılgan'ın Aylak Adamı C'yi, Sabahattin Ali'nin Raif Efendisi'ni ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Hayri İrdal'ını hatırlattı. Bence yıllar sonra bu isimlerle birlikte anılacak bir karakter Cemil. Neden yıllar sonra? Çünkü biz maalesef, bir şeyin değerini onu kaybettikten sonra anlarız.

     Kitap hakkında aslında çok da fazla söylenecek bir söz yok. Yukarıda saydığım karakterleri seven her okurun seveceği bir kitap. Bence çok yeterli bir tanımlama oldu.

      Yazarımız Barış Bıçakçı hakkında ise söylenebilecek çok fazla/az şey var. Okuduğum her kitaptan sonra yazar hakkında araştırma yaparım. Röportajlarına göz gezdirmek, fotoğraflarına bakmak isterim. Bu kitaptan sonra da aynı yola başvurdum fakat Barış Bıçakçı hakkında neredeyse hiçbir şey bulamadım. İlk kitabı 2000 yılında yayınlanmış, bugüne kadar hepsi çok satan 7 kitap yazmış bir yazar hiç mi röportaj vermez? Vermemiş. Peki hiç mi fotoğraf çektirmez? Bir, iki fotoğraf dışında çektirmemiş. İzafi dergisi Barış Bıçakçı hakkında bir dosya hazırlamış ve 2008 Frankfurt Kitap Fuarı kataloğunda bulunan resmini kullanmış. Sonrasında ise bu resim olay olmuş, Barış Bıçakçı'nın sevenleri tarafından dergi "magazin" yapmakla eleştirilmiş. O kadar fazla eleştiri gelmiş ki dergi şu açıklamayı yapmış: http://izafidergisi.wordpress.com/2013/05/20/baris-bicakci-fotografina-dair-aciklama/ 

      Barış Bıçakçı'nın bu gizli kalma tercihi bana, hayatını hakkında araştırma yaparken öğrendiğim Salinger'i anımsattı. Salinger sürekli ilgiden uzak yaşamaya çalışmış, biyografisini izinsiz yazan bir yazar ve anılarını yazan eski sevgilisi ile büyük sorunlar yaşamış. İnşallah Barış Bıçakçı'nın gizli kalma tercihi bu kadar saplantı halinde değil de sadece mütevazi yaşam anlayışını sürdürme isteği halindedir. Yine de keşke bir kaç röportajı olsaydı da yazarı yakından tanıma fırsatımız olsaydı demeden geçemeyeceğim.     

     Son söz olarak kitabımıza dönersek; Cemil için güzelliğin tanımı şu şekilde:
   "Şiir çok güzeldi. içinde hemen eve dönme isteği uyandı. Cemil için güzelliğin şaşmaz ölçütü bu olmuştu: hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldi.''
      Ben de bu cümleden esinlenerek, iyi kitabın ölçütü: sizden izler bırakan cümlelerden oluşan, yazarın diğer kitaplarını veya daha fazla kitap okuma isteği uyandıran kitaplar iyi kitaptır derim. Sinek Isırıklarının Müellifi gerçekten de iyi kitaptı...

Not: Kitapta adı geçen kitap, film ve müzikler için buraya bakmakta fayda var: http://cellocalankedi.blogspot.com.tr/2013/06/cemilin-okuduklar-dinledikleri.html

Altı Çizilesi:
    Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz.

   Askerler babamı almak için geldiklerinde annemin Buırda dergilerinin model paftalarını gizli planlarmış gibi dikkatle incelemişler, ne olduğunu anlamadıkları için de oracıkta paramparça etmişlerdi. Askerler çok az şey biliyorlardı, bilmedikleri şeylerden korkuyor, yok etmek istiyorkardı. Biz askerlerden daha çok şey biliyorduk ve biz de bildiğimiz dünyanın bir an önce yıkılıp gitmesini istiyorduk.

   Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz.

   Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü yaşayarak elde edemeyecekleri kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlarlar, sahiden anlarlar.

   Çünkü aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. kendi kendine sözler söylersin. boşunadır...

   Gidecek misin yoksa kalacak mısın bilmemek gençliğe özgü bir şey değil mi zaten! Ne istediğini yaşlılar bilir.

   Zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur

   Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.

   Uyarsan huzurlu olmaya çalışacağın bir kural arıyorsun sen.

25 Şubat 2014 Salı

Kitap Bekleyen Öğrencilerimize, Umut Olur musunuz?

    Merhaba kitapsever arkadaşlarımız. Bugün bir kitap tanıtımımız yok. Bugün kitaplara, öğrencilerine ve öğretmeye gönül vermiş öğretmenlerimizin bir ricasını sizlere iletmeye çalışacağız. Belki küçücük de olsa bir katkımız olur. Belki bir çocuk bizim/sizin sayenizde okumayı sever. 

   Çok sevdiğimiz ve mükemmel bir öğretmen olduğuna inandığımız arkadaşımız, kitaplarla haşır neşir olduğumuzdan, okullarında hayat verdikleri projeden bize söz etti. Proje mükemmel, hazırlıklar şahane, düşünceler ise olağanüstü. Yalnız "Kütüphanedeyiz" projelerinin küçük bir eksikleri var, o da; KİTAP. Bu boş raflar ve kitap okumak isteyen öğrenciler sizden yardım bekliyor.

     İlk başta biraz okuldan ve projeden bahsedelim. Okulumuz Bursa'nın Yıldırım İlçesi'nin, Arabayatağı Mahallesinde bulunan Hasan Ali YÜCEL İLKOKULU. Çocuklara okumayı sevdirmek adına başlatılan projeleri ise "Edebiyat Sokağı" ve "Kütüphanedeyiz". Projelerin ilki olan "Edebiyat Sokağı" gerçekleşmiş ve çok da güzel olmuş. 

Sıradan bir koridorun Edebiyat Sokağı'na dönüşümü.
Uçan Kitaplar


Yazar Tanıtımları
Bir Sınıf Kapısı
      Okul nasıl da güzel olmuş değil mi? Sadece derslerine girmek yerine öğrencilerimiz için ne yapabiliriz diye düşünmüş öğretmenleri ve yönetici kadroyu içtenlikle kutlarız. Tabii ki imkanlar, sponsorlar bir yere kadar... Şu an bu projelerin ikincisi olan "Kütüphanedeyiz" de kütüphane hazır ama raflar boş. 



   Bu okul, öğrenciler ve öğretmenler bizlerden yardım bekliyor. İstedikleri İlkokul çağına uygun kitaplar. Öğretmenlerimiz tek tek araştırarak öğrencilerinin yaşlarına uygun 5000 kitaplık bir liste oluşturmuşlar. Bizden ricaları bu listeden kitaplar göndermemiz. Ansiklopedileri, kaynak kitapları zaten varmış. Tek eksikleri ilkokul çağına uygun olan kitaplar. Kitap İhtiyaç Listesi için tıklayınız.

   Bu projenin en sevdiğimiz yönü ise; kitaplar ellerine ulaştığında projenin son bulmayacak olması. Asıl proje o zaman tam anlamıyla başlayacak. Okul yönetimi; çocuklarımızı okudukları kitapların yazarlarıyla bir araya getirecek. Kütüphanenin açılışını ise 20 Mart'ta Gülten Dayıoğlu ile birlikte yapacaklarmış.

  Ben öğrenciyken okulumda küçücük sıradan bir kütüphane vardı. Tüm okuma aşkım o küçücük kütüphane sayesindedir. Tabii her öğrencinin ilgisini çekmemişti o küçücük kütüphane. Fakat bizim okulumuzda da bu okuldaki gibi başlı başına bir kütüphane olsaydı, bizim gibi nice kitapseverler çıkardı.

  Hep yakındığımız, şu ülkelerin kitap okuma sıralamaları listesi var ya, hani sonuncu olduğumuz, belki gelecekte son sıralarda olmayız, ne dersiniz? 

Not: Lütfen kitapları alıcı ödemeli olarak göndermeyin. PTT Kargonun kitap gönderilerine indirimi var.
Tek kitap gönderimi için 401280698 numaralı kodu,  çoklu kitap gönderimi için %50 indirim sağlayan 100128070 numaralı kodu söylemeyi unutmayın. PTT detaylı bilgi için tıklayın.

Hasan Ali Yücel İlkokulu ile iletişim kurmak için:
Okulun Telefonu: 0224 367 36 39 (Müdür Yardımcısı Zeynep Hanım ile iletişime geçebilirsiniz)

Arkadaşımız Doğan Öğretmenin Telefonu: 0505 311 18 98
Okulun Adresi: Hasan Ali Yücel İlkokulu Arabayatağı Mah. Hastane Cad. No 4 Yıldırım/BURSA
Okulun İnternet Sitesi:  www.buokuldahayatvar.com
Okulun Facebook Sayfası: facebook.com/kutuphanedeyiz

13 Ocak 2014 Pazartesi

Bir Bilim Adamının Romanı - Oğuz Atay

BİR BİLİM ADAMININ ROMANI
(Mustafa İnan)
OĞUZ ATAY
İletişim Yayınları
2013, 40. Baskı
284 Sayfa

AFD:
   Bu kitap "Tutunamayanlar" ve "Tehlikeli Oyunlar"dan sonra okuduğum üçüncü Oğuz Atay romanı oldu. "Bir Bilim Adamının Romanı" Oğuz Atay'ın tarzının dışında bir biyografi romanı, tabii tarzının dışında olması bizim, kendisinin ince zekasından, güzel cümlelerinden ve eleştirel tavrından uzakta kalacağımız anlamına gelmiyor. 

Mustafa İnan
kutuphane.itu.edu.tr
  Bir Bilim Adamının Romanı'nda, Oğuz Atay bize hocası Mustafa İnan'ı anlatıyor. Okuduğum bölümle, yaptığım meslekle, ilgilendiğim alanlarla ilgili olmadığından mı? yoksa cahilliğimden mi? bilmem Mustafa İnan ismini bugüne kadar hiç duymamıştım. Biyografisini Oğuz Atay dışında biri yazmış olsaydı kuvvetle muhtemel yine Mustafa İnan'dan haberim olmayacaktı.  Gerçi Bir Bilim Adamının Romanı; gençleri bilime ve bilim adamı olmaya özendirmek adına TÜBİTAK desteğiyle yazılan bir roman olduğundan, "Ismarlama Roman" diye de eleştirilmiştir ya; keşke her biyografi Oğuz Atay'a ısmarlansaydı da bizim de böyle nadide insanlardan haberimiz olsaydı. Biyografileri resmi evraklar gibi değil de roman tadıyla Oğuz Atay'ın kaleminden okuyabilseydik. 

   Mustafa İnan hakkında çok fazla bilgi vermeden, yorum yapmak istiyorum. Kitapta bulabileceğiniz ayrıntıları burada anlatıp kitaptan alınan zevki azaltmak istemem. Yine de bir kaç cümle ile Mustafa İnan'ı anlatmak istersem: Mustafa İnan kolejlerde büyümeyen hatta ailesi geçim derdi çektiği için "Leyli Meccani" (Parasız Yatılı) okuyan bir öğrenciymiş. Zorlu eğitim şartlarında okumasına rağmen, azmetmiş ve dünyaca tanınan bir Bilim Adamı olmuş. Tabii bildiğimiz inek öğrencilerden de değilmiş Mustafa İnan, herkes tarafından çok sevilen bir insanmış. Ömrü boyunca doğru bildiklerini yapmaya çalışmış. "Yıllardır böyle" , "Böyle gelmiş böyle gider" cümlelerini tekrarlayan beyinlere rağmen farkını göstermiş ülke adına büyük hizmet yapmıştır. Tabii değeri,  arkadaşları ve onu anlayan azınlık dışında, her zaman olduğu gibi sonradan anlaşılmış, öldükten dört yıl sonra Bilim Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.

  Bir Bilim Adamı'nın Romanı özellikle:  "Ben bunlara niçin çalışıyorum, bunlar benim ne işime yarayacak" diyen öğrenciler; "Şu üniversite bir bitsin, kapağı bir işe atayım tamam" diye düşünen geleceğin fizikçileri, matematikçileri, mühendisleri; "Ben anlatır geçerim, ister anlasınlar ister anlamasınlar" diye düşünen bankamatik memuru öğretmenler; "Ahh benim de çanta taşıtma sıram gelecek mi?" diye hayaller kuran araştırma, öğretim görevlileri; kendisinin eğitmesi için yanlarına verilen asistanlarını köle olarak gören ve kendisinden üstün bir mertebeye çıkmasından korktuğu için bildiklerini asistanından saklayan profesörler ve o ulaşılmaz odalarında, rahat deri koltuklarında oturan, üniversitenin açılışında, diploma töreninde ya da televizyon programlarında ancak öğrencilerin yüzlerini görebildiği dekanlar ve rektörler tarafından mutlaka okunmalı. Bu saydığım düşüncedeki insanlara nasıl bir etkisi olur bilemesem de, "Nasıl vatanıma, milletime faydalı bir birey olurum?" diye düşünen her yaştan insanın okurken, kendine dersler çıkaracağı, ilerisi için kendisine hedefler koymasını sağlayacak ve hedefleri olan insanların da bu hedeflere ulaşmasında aradığı motivasyonu satır aralarında saklayan gerçek bir hayat hikayesi: Mutlaka okunmalı...

Altı Çizilesi:
   ...Ahmet Mithat Efendi tek başına bir gazeteyi dolduruyor, Namık Kemal de tiyatrodan romana, şiirden siyasete kadar her konuyu deniyordu. Her şeyden biraz bilmeye çok önem veriliyordu. Herkes her şeyi biliyordu. Herkes her şeyden anlıyordu. 
   Bu rüzgar 1930 yıllarında da bütün gücüyle esiyordu. Aceleden, yeni kılıklar Batı'dan ithal edilirken, kafaların ithali unutulmuştu; ya da gümrüklerden çekilmemişti. Saçı ve sakalı uzun olan -biraz uzun tabii- şairler filozof sanılıyordu: tarih, dil, sosyoloji gibi konularda biraz fikri olanlar -ya da fikri varmış gibi görünenler- bilgin olarak saygı görüyordu. Böyle bilginler de, biraz vakit geçince, artık olgunlaşmıştır düşüncesiyle hemen profesör yapılıyordu. Bilimsel aşamaların akademik bir çalışma sonunda, belirli düzeyde eserlerle geçileceği hiç akla gelmiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bu yorulmak bilmeyen 'her şey profesörleri' durmadan teoriler ortaya atıyorlardı. Teoriler mantar gibi büyüyor, bilginler kendi kendine yetişiyordu. Artık ne bilginlerle, ne bunların düşünceleriyle başa çıkmak imkanı kalmamış gibi görünüyordu. Bu arada yorulmaz mütercimler, ellerine geçen her şeyi, insana hüzün verecek kadar acıklı biçimde, Türkçe'ye pek yakın sayılmayacak bir dile çeviriyorlardı...

   ...Her şeye rağmen saf bir iyimserlikleri vardı. Sen buna, bugün biraz modası geçmiş gibi görünen 'milliyetçilik' adını takabilirsin. Belki, daha yeni kurulan bir düzenin heyecanı içindeydiler; millet olmanın heyecanını daha yeni öğreniyorlardı. Öğrenciler henüz, geldikleri illere göre topluluklara ayrılmış değillerdi aralarında. Henüz marşların heyecanla söylendiği dönemler yaşanıyordu. Belki bugünün öğrencileri onları seyretselerdi, hafifçe gülümserlerdi. Ne var ki, bu işten bir çıkarlarıyoktu Mustafaların, bu tutum bir geçim kaynağı olmamıştı. Milletini sevmek, iyi bir duygu olarak tanımlanıyordu; bu kavramlar henüz gerçek anlamlarında kullanılıyordu. İnsanlar, henüz resmi geçitleri filan ilgiyle izliyorlardu. Vatan ve millet deyimleri henüz sadece bayram nutuklarının tekelinde değildi; insanlar yaşantılarında, kendi aralarında bu sözleri kullanıyorlardı. Mustafa İnan'ın sınıfı da acıklı yaşantılarının içinde birlik ve beraberlik gibi şeylerin varlığını da duyuyordu. ...Şimdi bu duygularla alay etmek marifet sayılıyor, biliyorum. Milletini sevmek de ancak onun için durmadan üzülmek anlamına geliyor. Artık millet olmanın sevinci değil, millet olmanın üzüntüsü makbul sayılıyor. Ne yapalım? Bir zamanlarda böyle sevinçler varmış. Bazı kavramlar kötüye kullanıldı diye, şimdi iyi niyetli kimseler bile bu kavramlara dokunmaktan korkuyorlar.

   Evet, Allah yardımcımız olsun diye düşündü Mustafa İnan: Sobamız iyi yansın, çocuğumuza iyi bakılsın, ayın sonunu getirecek paramız olsun, duraklarda uzun zaman tramvay beklemeyelim, suyumuzu soğuk içebilmek için bakkalda buz bulabilelim -belki bir gün buzdolabımız bile olur- bütün bunları düşünmekten vakit kalırsa memleketimize yeni bir mekanik anlayışı getirebiliriz herhalde; 'fotoelastisite'yi bile öğretebiliriz. Halbuki beyler, ilim adamı ender yetişen bir kuştur, ona itina edilmelidir. Mesela İsviçre'de... evet ama İsviçre başka onlar zengin. Canım Hindistan'da bile alimler, hem de atom alimleri yetişmiyor mu? Mesele, zenginlik fakirlik değil. Mesele, zihniyet meselesi.

     Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma.

   Sonunda kendimi açık kapının önünde buldum ve biri arkadan beni kuvvetle itti, odaya daldım istemeden, Mustafa İnan tam karşımda oturuyordu, gülerek bana bakıyordu.Beyaz dişlerini göstererek gülümsüyordu.Allah Allah dedim, kendi kendime: bir hoca, bir rektörde güler mi? Yarı-tanrılar genellikle asık suratlı olurdu; hele o tanrılar mekanik, matematik gibi çok zor şeyleri bilirlerse. ”Rektör güler mi, diye düşünüyordum. Dekan bile gülmezdi. Değil kürsü başkanları, doçentler bile gülmezdi. ”Eren Omay haklıydı; belki asistanlar, ilk acemilik yıllarında biraz gülümserlerdi. Gülmek doktarayı verdikten sonra unutulan bir eylemdi. Belki eylemsiz doçentler, kadro buluncaya kadar biraz dişlerini gösteriyorlardı(gülümsemek için). Canım, belki de herkesin dişleri Mustafa İnan’ınki kadar güzel değildi… 

    Ben henüz dünyada bazı iyi niyetlerin olduğuna inanacak kadar gencim

  Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın olur mu çocuklar? Oppenheimer(ünlü bir fizikçi) gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkaları yapsın, büyük barajlarda başkaları çalışsın. Bazılarına, çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirasıyla yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bıakınız parayla da onlar uğraşsın. sizin “kuvvetli” olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi “Kuvvet nedir?” diye merak ediyorsanız buyrun, sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre “Kuvvet” para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbirine karıştırmayın, kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar?

10 Mayıs 2013 Cuma

Tehlikeli Oyunlar - Oğuz Atay

TEHLİKELİ OYUNLAR
OĞUZ ATAY
İletişim Yayınları
2011, 25.Baskı
480 Sayfa

AFD:
   Kitap Kardeşliği'nin Nisan ayı kitabıydı Tehlikeli Oyunlar. Tutunamayanlar'ı bitirir bitirmez almama rağmen bir türlü okumak için fırsat bulamamıştım. Kısmet Kitap Kardeşligi'nde onlarca kişiyle beraber okumakmış. Kitap Kardeşlerimizden bazıları zorla bitirirken, bazıları sayfalar bitmesin diye uğraştı ama hepimizin ortak olarak tespit ettiği bir şey vardı ki; Önsözlerden hoşlanmayan Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar'ının bir önsöz faciasına uğradığı. Önsözde " "katil uşak" demenin ne manası var?" bilmiyorum. Buradan Tehlikeli Oyunlar'ı okumayı düşünenlere ilk tavsiye kitaba başlarken önsözün sadece ilk cümlesini okuyun gerisini de sonsöz olarak okuyun.

    İkinci tavsiye ise Oktay Akbal'ın gölgesinde geliyor: “Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler, alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şeyler almaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay’ın romanlarını çok seveceğiz.” demiş Oktay Akbal. Kesinlikle Oğuz Atay okurken zaman ayırmalı, kendimizi tamamen cümlelere vermeliyiz diye düşünüyorum. Ben okurken çok defa geri dönmek zorunda kaldım. Dikkatimin dağıldığı zamanlarda çok cümle kaçırmışım meğer. Geri dönmesem hayatla ilgili o birbirinden mükemmel tespitlerden bazılarını kaçıracaktım.

    Oğuz Atay'ın hayata yönelik ince tespitlerini okumak, Hikmet'in gerçeklerini, albay ile geçen diyaloglarını, hayallerini veya rüyalarını anlamlandırmaya çalışmak gerçekten çok keyifliydi.

    Biz, her şeye hayret eden bir millet olduğumuz için albayım, sevinç ve şaşkınlıkla ellerimizi çırpıyoruz. Zaten biz her zaman alkışlarız. Beğensek de, beğenmesek de, oyumuzu versek de, vermesek de, her şeyi oyun sandığımız için durmadan ellerimizi çırparız.

     Hikmet BENOL; baş karakterimiz. Nasıl anlatılabilir ki? Birbirinden farklı, fakat hepsi birbirinin aynı!!! birden çok belki de hiç yok... BEN-OL soyadı bile insanı düşünmeye davet ediyor. Hikmet'in benlik arayışına bir gönderme mi yoksa Oğuz Atay'ın Hikmet'in aslında kendisini yansıttığı için mi bu soyadı? Ya da her ikisi mi? Belki de çok daha fazlası...

    Bence Oğuz Atay kesinlikle okunmalı, tabii Oktay Akbal'ın tavsiyesi ışığında...


   Not: Tehlikeli Oyunlar Seyyar Sahne oyuncuları tarafından sahneleniyormuş. Çanakkale'ye gelseler ne de güzel olurdu.  Bilgi için: http://www.seyyarsahne.com/

Severek izlediğim Leyla ile Mecnun'la Tehlikeli Oyunlar'ın buluşması.
Tehlikeli Oyunlar'ı okuyan ve etkisinde kalan bir senaristin kaleminden çıkan bir dizi nasıl güzel olmaz ki?

Altı Çizilesi:
     Ölmek istiyorum. Güzel kalmak için yapabileceğim tek hareket bu. 
     İnsan haklı olduğunu bile bile de kaçar. bu kadar haklı olduğu halde, böylesine haksız görünmeğe dayanamamıştır. kaçmakla, bir bakıma bütün dünyayı suçlamaktadır belki de. böyle bir topluluğun içinde yaşayamayacağını anladığı için kaçmaktan başka çare bulamamıştır.

   Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?

     Herkes birden oturacak sofraya; mutfak köleliğine son verilmeden hürriyet yemeği yenmeyecek!

   Olmadı, kısmet değilmiş albayım, mutfak temizliğiyle olmuyormuş. Uyanınca boynuma sarılmıştı uykulu kollarıyla. Ben de bütün iş bundan ibaret diye sevinmiştim, esas meselelere boş vermiştim, tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? İyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı? Neden neden neden albayım?

    En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde, buğday yetişir. Fakat, ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyva verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyva verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. Satırbaşı. Ülkemizde dağ vardır, ova vardır, akarsu vardır, tepe vardır, içi taranmıs çokgenlerle gösterilen şehirler vardır, girintili çıkıntılı kıyılar vardır, çakıl parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır, ağzını açmış sivri burunlu ve kuyruklu bir kurbağaya benzeyen bir iç denizimiz vardır, yeşil düzlükler ve kahverengi yükseltiler vardır. Bu görünüsüyle ülkemiz, ilk bakısta, başka ülkelere benzer. Bu bakış, kuş bakışıdır. İlkbaharda ülkemiz yeşillenir; sonbaharda, eski bir harita gibi sararır, solar. Satırbaşı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye)başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke göndeririz; yardım gönderirler. Zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. Asker göndeririz; teşekkür gönderirler. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz; dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçekinsanlarımızı göndeririz; bizeordanmektup gönderirler.»

   'Beyaz gömlekleri uçuşarak, insanın yüzüne bakmadan geçen doktorların peşinden koştu. Bu doktorlar hep bilinmeyen bir hasta ile, o sırada kendilerini bekleyen insanlarla ilgisi olmayan soyut bir hastalık kavramıyla uğraşıyorlardı. Bu hastalık denen mesele profesörler, doçentler, mütehassıslar, asistanlar, hemşireler, hasta bakıcılar, laborantlar, hademeler, tıp öğrenci arasında görüşülen ve insanların özellikle hastaların üstünde bir davaydı. Elinizde üstü büyülü yazılarla dolu kağıtlar onların arkasından bakakalıyordunuz. mutlu bir rastlantı sonucu yarı aralık duran bir kapıdan, bu büyücüler tarikatından olup da sizin aradığınız ve belirsiz bir süre beklemeniz gereken insanüstü beyaz yaratıklardan birini görebilirseniz, tarikat mensuplarından bir başkasıyla konuşan ve hastaların, özellikle hasta yakınlarının anlayamayacağı yabancı bir dille bir şeyler söyleyen bu dalaylama, hemen suratınıza kapıyı kapatıveriyordu. 

   Tanrılar katına çıkmanıza bir an bile izin verilmiyordu. Sevgi Hanım ve Selim Bey'in de katıldıkları hasta yakınları sınıfı, hastalar kadar, belki onlardan da çileli bir zümreydi. değil hasta yakınlarının, asistanların, asistanlar ne demek mütehassısların hatta doçentlerin bile beş metreden fazla yakınına sokulamadığı bir profesörle konuşmak ne demekti. milyonlarca insanın kurtulması için çalışan bir tıp devi olarak, zavallı bir tozun hayatı için endişelenen önemsiz molekülden başka bir şey olmayan hasta yakınlarının küçümseyici bakışlarıyla ezip geçiveriyordu. bu dev mikroskoplar, bir mikrop kadar değer vermiyorlardı. Bu şaşkın kalabalığa ; üzerinde hiçbir şey yazmadığı için arkasında neler olup bittiği belli olmayan bir kapının aralığından saydam tül gibi süzülerek kayboluyorlardı.

   Üzerinde tabelalar bulunan kapıların gerisinde de genellikle canlı varlık bulunmuyordu. vakit çoktu, bekleniyordu. tecrübeli hasta yakınları, üstü yazısız kapıların önünde birikiyordu. Sonra durmadan bekleniyordu. Fakat aman Allah'ım ne kadar da çok bekleniyordu. Hiç bir yere ayrılmadan bekleniyordu. bütün gözler kapıdaydı, bütün gözler kapı tokmağındaydı. Bütün gözler, kapının altından sızan ışığın kararmasını, ilahi bir gölgenin yaklaşmasını bekliyordu. fakat aman Allah'ım ne kadar da çok bekleniyordu. sonra, beklenen tanrısal gölgenin gözünde basit bir makine parçası olan -mesela bir hemşire- aynı kapıdan çok normal bir hareket yapıyormuş gibi giriyordu. ''

   Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla, bir genç adam göründü kol kola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kızda başını sallıyordu.’’Bana kalırsa film biraz karışıktı dedi’’dedi genç adam.’’Bazı yerlerini anlamadım’’
‘’Canım’’ dedi kız,’’Sonunda çocuk ölüyor işte’’
‘’Aptal’’ dedi delikanlı.’’O kadarını biz de anladık


   Dünyada çok sevgisizlik vardı.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Dublörün Dilemması - Murat Menteş

DUBLÖRÜN DİLEMMASI
MURAT MENTEŞ
İletişim Yayınları
2011, 16.Baskı
264 Sayfa

AFD:
   Dublörün Dilemması'nın methini çok duymuştum, geçen sene düzenlenen Bursa Kitap Fuarı'nda almamıza rağmen yeni okuma fırsatım oldu. 

  Bazı insanlarla tanışırsınız, muhabbetiniz koyulaşır da "sen bugüne kadar neredeydin?" dersiniz ya, Dublörün Dilemması aynı cümleleri söyletti bana. İlk sayfadan itibaren gerçekten çok keyif alarak okudum. Kitap hiç bitmesin istedim fakat istemeye istemeye iki gün içinde bitirdim. Elimden bırakamadım desem yeridir.

   Kitap içeriği hakkında tek söyleyeceğim; kitabın baş kahramanı Nuh Tufan gibi bir arkadaşımın olmasını çok isterdim. (Çok açıklayıcı oldu değil mi?)

   Kitabın kurgusu güzel fakat kurgudan ziyade, kitabın içinde geçen her cümle her benzetme birbirinden güzel. Bazı kitaplarda, konu akıcıdır fakat içinde edebiyat yoktur, bazılarında ise her cümle birbirinden özenle hazırlanmıştır fakat kurgu yoktur. Dublörün Dilemması'nda ise güzel olan her şey bir arada. 

   Kitabın en kötü yanı ise bitirdikten sonra, benim gibi elinizde başka bir Murat Menteş kitabı da yoksa "ben şimdi ne okuyacağım?" sorusunun cevabını bulamamaktır.

   Murat Menteş, aralarında; Ah Muhsin Ünlü, Alper Canıgüz, Aslı Tohumcu, Emrah Serbes, Hakan Bıçakcı, Murat Uyurkulak ve bir çok güzel kalemin yazılarının bulunduğu afilifilintalar.com 'da da yazıyor. Afili Filintalar kesinlikle takip edilmeli.


Leyla ile Mecnun'da Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım.
Video için teşekkürler Sevi Hanım.

Altı Çizilesi:
-Çok beklettim mi?
-Evet, ama bu bir rekor değil. 

   Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.

   Mühim olan problem çıkartmaktı, çözüm nasıl olsa bulunurdu.

   İhlal, daima yasağı sollar; bu kuraldır.

   Ben ahmak ıslatanım, şimdi de seni ıslatacağım.

   Falcı, müşterisinin göremediği bir şeyi gören kişidir: Onun bir budala olduğu. 
 -Ambrose Gwinneth Bierce-

   Bir erkeğin hayatında, ses etmeyip pes ettiği anlar vardır.


28 Kasım 2012 Çarşamba

Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar

PUSLU KITALAR ATLASI
İHSAN OKTAY ANAR
İletişim Yayınları
2012, 44.Baskı
240 Sayfa

AFD:
   Puslu Kıtalar Atlası İhsan Oktay Anar'ın ilk kitabı. Kitabın ilk basımı 1995 yılında yapılmış olmasına rağmen, ben 7 yıl sonra İhsan Oktay Anar'ın masalsı dünyasına katılabildim. Kitabın ilk sayfalarından itibaren bu geç kalmışlığın pişmanlığı arttıkça arttı. İnsanı bir anda çevreleyen, düşler alemine sürükleyen bir tarzı var İhsan Oktay Anar'ın. Puslu Kıtalar Atlası'nı okuyan neredeyse herkesin dediği gibi çok fazla eski kelime vardı  ama o kelimeler öyle yerinde kullanılmıştı ki, kitabın masalsı havasını daha da yüceltiyordu. Tabii benim elimin altında Ebediyen Edebiyat blogunun hazırlamış olduğu sözlüğün de olması, kitabın büyüsünü korumama oldukça yardım etti.

    Kitapta bir ana karakter yok, neredeyse her karaktere ana karaktermiş gibi özen gösterilmiş, açıkçası romanın bu yanını da çok beğendim.

   İhsan Oktay Anar'ın, Rene Descartes'in düşüncelerini Rendekar adıyla farklı bir boyuta taşıdığını fark etmiştim, fakat kitap hakkında yaptığım araştırmalarda Uzun İhsan Efendi adıyla yer alan karakterin de İhsan Oktay Anar'ın kendisi olduğu görüşüne rastladım. Uzun İhsan Efendi'nin karakterini düşününce de gayet mantıklı geldi. Uzun İhsan Efendi karakteri sadece Puslu Kıtalar Atlası'nda değil, Kitab-ül Hiyel ve Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde de yer alıyormuş. Hatta Yedinci Gün'de Uzun İhsan Efendi gitmiş İhsan Sait gelmiş.

   Son olarak her Puslu Kıtalar Atlası okuru gibi ben de, okumayı seven herkes mutlaka İhsan Oktay Anar'ın kalemiyle tanışmalı diyorum.




Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar (Okur Testi)



Puslu Kıtalar Atlası - İhsan Oktay Anar
Okur Testi
İyi Eğlenceler...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...