Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU
Özgün Adı: Brief Einer Unbekannten
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ağustos 2012, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1922 
62 Sayfa

AFD:
   Kitabı bitirir bitirmez anlıyorum ki; Stefan Zweig ne yazmışsa okumalıyım. "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", "Satranç"tan sonra okuduğum ikinci Zweig kitabı. "Satranç"ı çok beğenmiştim, "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"nu ise Satranç'tan daha fazla beğendim. Zweig'e hayran olmamak elde değil.

  Bir gün, tanınmış roman yazarı R'ye, göndereni belli olmayan bir mektup gelir. R mektubu okumaya başlar başlamaz merakı bir kat daha artar. Çünkü mektubun hitap kısmında sadece "Sana, beni asla tanımamış olan sana" yazmaktadır. Kitabın içeriği hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Kitabı merak etmem için, bana bu kadarı yetmişti. Size de yeteceğinden eminim.

  Kitabın kesinlikle önereceğim kitaplar arasında olduğunu da söyledikten sonra, sözü kitabın çevirmeni ve kitabı daha da değerlendiren Sonsöz'ün sahibi Ahmet Cemal'e bırakıyorum.
  "Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Bu, her okurun tek başına cevap vermek zorunda olduğu bir soru ve kanımca hiç de kolay olmayabilir; çünkü Zweig’ın bu metin aracılığı ile insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa çıkmış olması ve bu yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması gibi bir ihtimal de var."
Altı Çizilesi:
  İnsan, ölümün gölgesi üzerine düşmüşse eğer, artık yalan söylemez.

  Bir tel gibi gergindim ve varlığının ona her dokunuşuyla tınlıyordum. Hep senin etrafındaydım, hep gergin ve hareketliydim; ama sen beni ancak cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla senin saatlerini sayıp ölçen, yollarında sana duyulmayan nabız atışlarıyla eşlik eden ve senin acele bakışlarının saniyelerin tik taklarının ancak milyonda birinde yöneldiği saatin yayının gerginliğini hissettiğin kadar hissedebiliyordun.

  Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

  Ölmem sana acı verecek olsaydı eğer, o zaman ölmezdim.


14 Haziran 2015 Pazar

Huckleberry Finn'in Maceraları - Mark Twain

HUCKLEBERRY FINN'İN MACERALARI
Orijinal Adı: The Adventures of Huckleberry Finn
Çevirmen: Bülent O. DOĞAN
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2014
Orijinal İlk Basım: 1884
367 Sayfa

AFD:
  "Huckleberry Finn'in Maceraları"nı okumaya başladığımda ilk olarak "Tom Sawyer'ın Maceraları adlı kitabı okumadıysanız beni tanımazsınız" cümlesiyle karşılaştım. Bu cümlede kitabı kapatıp yıllar önce küçük bir çocukken okuduğum "Tom Sawyer'ın Maceraları"nı ne kadar hatırlıyorum diye düşündüm. Bir kaç bölüm hariç pek bir şey hatırlamadığımı fark edince "Tom Sawyer'in Maceralarını" tekrar okudum. Sonra gönül rahatlığıyla kitaba geçtim. Meğer kitabın ilk cümlesi; "Tom Sawyer'ın Maceraları adlı kitabı okumadıysanız beni tanımazsınız, ama ziyanı yok" diye devam ediyormuş :) Olsun kitabı okudukça iyi ki "Tom Sawyer'in Maceraları"nı tekrar okumuşum diye düşündüm. Sizlere de naçizane tavsiyemdir; benim gibi "Tom Sawyer'in Maceraları"nı pek hatırlamıyorsanız ilk başta onu okuyun.

   Hucklebery Finn, mahallenin evsiz çocuğudur. Ortalıkta bir baba dolaşmasına rağmen, Huckleberry, bu içki ve kumar düşkünü babanın pek de umurunda değildir. Huckleberry, Tom ile birlikte "Tom Sawyer'ın Maceraları" kitabının sonlarında buldukları parayla artık zengin olmuştur. Parası bankaya yatmış, iyi kalpli Bayan Douglas onu evlat edinmiştir. Bayan Douglas'ın evinde; yumuşacık yataklarda yatıyor, her öğün en güzel yemekleri yiyor ve her gün banyo yapıp tertemiz oluyor. Yaşıtı bir çocuğun nasıl imkanları varsa Bayan Douglas aynı imkanları kendi çocuğuymuş gibi sevdiği Huckleberry'e sunmaya çalışır. Fakat Huckleberry bu temiz ve düzenli hayatı sevmemiştir. Sürekli olarak evden kaçmaya başlar. Babası da Huckleberry'nin bankada çok fazla parası olduğu öğrenince onunla birden ilgilenmeye başlar. Olaylar gelişir. Fakat asıl macera Huckleberry'nin, -kendisini ailesinden ayırıp uzak bir yere satmayı düşünen- sahibinden kaçan köle Jim ile karşılaşmasıyla başlar. Jim ve Huckleberry Missisipi nehrinde bir sal üzerinde maceralar yaşamaya başlarlar.

   Hucleberry Finn'i bugüne kadar hâlâ okumadıysanız daha fazla ertelemeyin derim. Çocuklarınıza ise mutlaka bir an önce okutun. Ben bu maceraları çocukken okumayı ve Huckleberry'nin izinde kendi maceralarımı hayal etmeyi çok isterdim.

    

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Demir Ökçe - Jack London

DEMİR ÖKÇE
Orijinal Adı: The Iron Heel
Çevirmen: Levent CİNEMRE
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ağustos 2014, 2. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1908
320 Sayfa

AFD:
   Blogumuzda bir ilk; Misafir yazar. Bu sefer Demir Ökçe'nin yorumunu kitabı birlikte okuduğum sevgili arkadaşım Erman yapacak.

ERMAN:
   Kitap okuma gruplarının kitap seçimleri bizi tatmin etmediği için uzun zamandır AFD ile beraber kitap okuma planımız vardı. Ancak ikimizin de okumadığı kitabı bulmak biraz zaman aldı ve sonunda Martin Eden'ı severek okuduğumuz için Demir Ökçe'de karar kıldık. Kitabı bitirdikten sonra AFD beni 'blog'da misafir edeceğini ve bir yorum yazmamı istedi. Kişisel sayfasında birkaç satır kitap yorumu yazan biri için stresli bir başlangıç ve doğal olarak bana göre biraz uzun bir yazı oldu. Umarım beğenilir.

   Distopik kitaplara özel bir ilgim var. Bu kitabı da hem distopik bir eser olduğu söylendiği için hem de Jack London'ın diğer bir kitabı olan Martin Eden'dan çok etkilendiğim için okumaya karar verdim. Dolayısıyla kitabı değerlendirirken diğer distopik eserlerle ve Martin Eden'la karşılaştıracağım.

   Öncelikle Everhard, Martin Eden'a göre daha bilge ve ayakları yere basan sağlam bir karakter. Aynı şekilde aşık olduğu kız da tam Jack London'ın istediği şekilde müesses nizama onunla beraber karşı çıkıyor. Martin Eden'da olduğu gibi burada da ana karakter, fiziksel özellik olarak yazara benziyor. Bu açılardan bakıldığında kitap -bize distopik olarak tanıtılsa da- aslında Jack London'ın kişisel bir ütopyası diyebiliriz. (Everhard'ın her ortamda özgüvenle konuşması, konjonktürü iyi okuması ve sevdiği kadının onun istediği tepkileri vermesi vs.)

   Bunun yanında bizlere sosyalist bir bakış açısı kazandırıp artı değeri çok basit bir şekilde anlatsa da kitap klasik anlamda bir distopya değil maalesef. Ayrıca kitapta anlatılan distopik! sistemin yerine kurulan yeni düzenden çok bilgi paylaşılmamış, dolayısıyla yazarın kafasındaki ideal düzenin nasıl bir şey olduğuna dair pek bilgimiz yok.

   Hülasa, edebi açıdan çok harika bir kitap olmamakla beraber (sistemi eleştiren bir propaganda kitabı gibi) okunması gereken, sistem eleştirisi akıllıca ve cesurca yapılmış, ana karaktere hayran olduğum bir kitap benim için. Jack London okumaya devam ediyoruz.

   
AFD:
  Bu güzel yorumun üzerine çok şey söylenemez. Sadece benim de kitabı çok sevdiğimi ve kesinlikle önerilecek kitaplarımın arasına girdiğini belirtmek isterim.

9 Mart 2015 Pazartesi

Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

KARAMAZOV KARDEŞLER
Orijinal Adı: Братья Карамазовы, Bratya Karamazovy
Çevirmen: Nihal Yalaza TALUY
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Eylül 2014, 11. Basım
Orijinal İlk Basım: 1880
1026 Sayfa

AFD:
  Yıllar önce Dostoyevski'den Suç ve Ceza'yı okumuştum. Kitabı beğenmeme rağmen, yıllardır neden Dostoyevski okumadığım sorusuna bir cevap bulamıyorum. İnşallah bu açığımı Karamazov Kardeşler'den sonra kapatacağım, kitabı bitirir bitirmez neredeyse tüm Dostoyevski kitaplarını kitap listeme ekledim.

  Karamazov Kardeşler, kitap seçimini ve yorumlarını çok beğendiğim bir arkadaşımın hediyesi. Distopik kitaplar hakkında konuşurken, "Bence distopik kitapların atası Dostoyevski'nin 'Büyük Engizisyoncusu'dur" diyerek fikrini belirtti, benim henüz okumadığımı öğrenince de "Büyük Engizisyoncu" bölümünü içinde barındıran Karamazov Kardeşler'i ertesi gün hediye olarak getirdi. Böyle arkadaşlara sahip olmak güzel bir ayrıcalık. Kitabı hediye ettiği için değil, bana yeni bir bakış açısı kazandırdığı, düşüncesini
paylaştığı için. Teşekkürler @ermanatco . Bu arada, "Büyük Engizisyoncu" için öne sürdüğün fikre de kesinlikle katılıyorum.

  Dostoyevski denilince akla ilk başta Suç ve Ceza gelse de, bu kitaptan sonra benim için Dostoyevski demek Karamazov Kardeşler demektir. Öncelikle kitaptaki karakterlerden birine ölen üç yaşındaki oğlu Alyoşa'nın adını vermesi, Karamazov Kardeşler'in (Dimitri, İvan ve Aleksey) kendi yaşamının evreleri olması, bu üç birbirinden farklı karakter üzerinden hayatı sorgulaması, bu sorgulamalarda benimsediği düşünceyi okura empoze etmek yerine, tez ve antitezleri sunarak seçimi okuyucuya bırakması, kitabın göz korkutan hacmine rağmen kolaylıkla kendisini okutması, son sayfayı çevirdiğimde diğer tüm Dostoyevski kitaplarını okumak istemem ve kitabın yüzyıldan uzun zamandır etkisini arttırarak sürdürmesi benim için Karamazov Kardeşler'i okuduğum en iyi kitaplar arasına koymaktadır. 

  Karamazov Kardeşleri okumayan arkadaşlarım için konusunu çok fazla detay girmeden anlatmak isterim. Kitabın ana karakterlerinden biri olan Fyodor Pavloviç Karamazov ailenin babasıdır, Baba sıfatını ona her ne kadar yakıştıramasam da. Kendisi para ve şehvet düşkünü bir karakterdir. İki defa evlenmiş bu evliliklerinden üç çocuğu (Dmitri, İvan, Aleksey) olmuş, iki eşi de erkenden vefat edince çocuklarını uşağı Grigori büyütmüştür. En büyük evlat Dmitri Karamazov hemen hemen babasıyla aynı karakterdedir.  Bu iki benzer karakter; kentlerinde neredeyse tüm erkeklerin ilgisini üzerinde çeken Gruşenka'ya aşık olurlar. İkisi de Gruşenka'yla evlilik planları kurarken birbirlerine iyice düşman kesilmişlerdir. Diğer iki evlattan İvan; kent dışında iyi bir eğitim almış, düşünceleriyle ön plana çıkan bir karakterdir. Kitap boyunca tanrının varlığını sorgularken en küçük evlat Aleksey ise İvan'ın tersine Tanrı yoluna kendini adamış bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu karakterlerden başka bir de Fyodor Pavloviç'in evlilik dışı bir oğlu daha olduğu dile getirilmektedir, bu da uşağı Grigori'nin büyüttüğü ve evin uşağı ve aşçısı olan Smerdyakov'dur. Kitabın asıl olayı Baba Fyodor Pavloviç ile evlat Dmitri'nin arasındaki Gruşenka çekişmesidir. Gruşenka ise bir seçim yapmamış ikisiyle de ilgilenmektedir...


Altı Çizilesi:
  İlkin kendi kendinize yalan söylemeyin. Kendi kendine yalan söyleyip yalanını ciddiye alan insan sonunda ne kendinde ne de etrafta gerçeği seçemez olur. böylece hem kendisine hem başkalarına saygısızlık eder. 

  Zaman zaman insanın acımasızlığı 'vahşi' sözcüğüyle ifade edilir ama bu, vahşi hayvanlara yapılan korkunç bir haksızlık ve hakarettir. Vahşi hayvan hiçbir zaman ustalık ve zevk almak bakımından bir insan kadar acımasız olamaz.

  Bazı insanların düşmanlığı, dostluklarından daha yararlı oluyor.

  İnsanın en değerli anıları aile ocağında geçen çocukluğunun anıları oluyor. Ailede bir parçacık sevgi ve dirlik varsa bu böyledir.

  Başkasına yargıçlık etmeye hakkın olmadığını asla unutma. Çünkü suçluyu yargılayan yargıç, kendisinin de karşısında duran kadar suçlu olduğunu, o adamın işlediği suçta belki herkesten çok sorumlu olduğunu bilmelidir. Saçma görünmekle birlikte gerçektir bu. Çünkü ben doğru bir insan olmuş olsam karşıma suçlu çıkmayacaktı belki.

  Sonuna kadar inan; herkes doğru yoldan sapsa, doğru yolda kalan tek başına sen olsan bile... 

  Ne büyüklerden, ne güçlülerden kork; akıllı, hep mutlu ol. Ölçülü olmaya, haddini bilmeye dikkat et, bu konuda bilgi edin.

  Babacığım, mezarımı toprakla örttükten sonra üzerine bir ekmek kabuğu ufala. Serçeler gelir; seslerini duyar, yalnız olmadığıma sevinirim.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Genç Werther'in Acıları - Johann Wolfgang Von Goethe

GENÇ WERTHER'İN ACILARI
Orjinal Adı: Die Leiden Des Jungen Werther
Çevirmen: Mahmure KAHRAMAN
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Eylül 2013, 6. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1774
126 Sayfa

AFD:
   Yıllar önce Goethe'den "Faust"u okumuştum, o zaman bulunduğum yaş itibariyle benim için zor bir okuma olmuştu. O okumamın hatırasıyla Goethe'den uzak durmuştum. Ne kadar yanlış bir yolda olduğumu geç de olsa "Genç Werther'in Acıları" ile anlamış oldum.

  "Genç Werther'in Acıları"; kahramanımız Werther'in arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Kitabın başında Wilhelm bize böyle seslenmektedir:
  "Zavallı Werther'in hikayesi ile ilgili bulabildiğim her şeyi büyük bir titizlikle topladım ve burada size sunuyorum, bu nedenle bana müteşekkir kalacağınızı biliyorum. Onun ruhuna ve kişiliğine hayranlık ve sevgi duymaktan, yazgısına gözyaşı dökmekten kendinizi alamayacaksınız. 
  Ey güzel insan, sen de onun gibi bir tutkunun esiriysen, onun acıları sana avuntu olsun, eğer yazgından veya kendi hatandan dolayı bir arkadaş bulamıyorsan, bu küçük kitap dostun olsun."

  "Genç Werther'in Acıları", yasak bir aşkın romanı. Romanımızın kahramanı Werther, nişanlı bir kız olan Lotte'ye aşık olur. Lotte de Werther'in bu ilgisinden oldukça memnundur. Hatta Werther'e Lotte'nin de ilgisi vardır diyebiliriz. Fakat verilen sözler ve ahlaki sorumluluklar bu aşka engeldir. Werther ve Lotte'nin yasak aşkının akibetini öğrenmek için Goethe'nin en iyi kitaplarından biri olarak adlandırılan "Genç Werther'in Acıları"nı mutlaka bir an önce okumalısınız.

  Yukarıda yaptığım tanıtımda sadece kitabın bir aşk hikayesi olduğundan bahsetmişim, aslında aşk hikayesinin çok daha ötesinde bir kitap. Her türlü sınırlamaya ve sıradanlığa karşı olan Werther'in hikayesi bu. Herkesin düşündüğü ve onayladığı doğruları kendi doğrusu olarak görmeyen, göremeyen Werther'in. Kitapta çok güzel çıkarımlar var,  altını çizdiğim bölümlere göz atmanızı kesinlikle öneririm.

  "Genç Werther'in Acıları"nın yazılma serüveni ve eseri okuyan insanlar üzerinde bıraktığı etki de oldukça bahse değerdir. Goethe bu kitabını yazrken; kendisinin ve bir arkadaşının yaşadığı imkansız aşklardan ilham almıştır: Kendisi kitapta da olduğu gibi, nişanlı bir kıza (Charlotte Buff) aşık olmuştur. Bir elçilikte sekreter olarak çalışan arkadaşı Karl Wilhelm Jerusalem ise evli bir kadına aşık olmuş ve imkansız aşkı yüzünden intihar etmiştir. 

    Kitap yayınlandıktan sonra ise Almanya'da çok büyük yankı uyandırmış, "Werther Salgını" diye nitelendirilen bir akım ortaya çıkmış. Bir çok insan Werther'in mavi ceketi ve sarı pantolonunu giymeye başlamış.  Hatta intihar vakalarında da kayda değer bir artış olunca Friedrich Nicolia isimli bir yazar "Genç Werther'in Mutlulukları" adı altında mutlu sonla biten bir kitap bile kaleme almış. 

   "Genç Werther'in Acıları" bir çok filme konu olmasına rağmen, en iyi uyarlama olarak bahsedilen 2008 yapımı Werther'i izlemenizi de öneririm.


Altı Çizilesi:
  Üst sınıfın insanları,alt sınıfa karşı her zaman soğuk bir mesafe içinde, sanki yakın davransalar bir şey kaybedeceklermiş gibi; birde düşüncesizler ve başkalarına kötü niyetle takılmaktan hoşlananlar var, kibirlerini zavallı insanlara daha çok hissettirsinler diye onların seviyesine inmiş gibi davranıyorlar.
  Eşit olmadığımızı, olmayacağımızı çok iyi biliyorum, ancak saygı görmek adına alt tabaka insanlarından kendini uzak tutmak gerektiğine inanan kişi, yenilgiden korktuğu için düşmandan saklanan bir korkak kadar eleştiriyi hak eder.

  Bahçeden kopardığı bir baş lahanayı sofraya koyan insanın basit ve saf mutluluğunu kalbim hissedebiliyorsa, keyfime diyecek yoktur, çünkü o yalnızca lahanayı değil, bütün güzel günleri, onu ektiği o tatlı sabahı, suladığı o tatlı akşamları da sofraya koymuş olur, lahananın günbegün büyümesi ona haz verdiği için her şeyin tadına bir anda yeniden varır.

    Söylemek kolay, gerçekleştirmek zor.

    Bu dünyada birinin değerini anlaması o kadar da kolay bir şey değil.

  En büyük mutsuzluk , burada iğrenç insanların yanında hissedilen can sıkıntısı , aralarındaki yükselme rekabeti , bir adım öne çıksınlar diye birbirlerini gözetleyip dikkat kesilmeleri; gizlemeye hiç gerek duyulmayan çok acınacak, çok alçakça tutkular.

  Budalalar, aslında sıranın bir önemi olmadığını, ilk sırada olmanın nadiren insanı en önemli kişi kıldığını görmüyorlar! Kimi kralı nazırı, kimi nazırı da müsteşarı yönetir. Böyle olunca en önemli kişi kim? Bana kalırsa, başkalarını değerlendiren, kudretli ve kurnaz olan, yeteneklerini ve tutkularını planlarını uygulamak için devreye sokan kişidir.

  Sabahleyin güneş doğarsa, gün güzel geçecek demektir, o zaman kendi kendime şöyle demekten kendimi alamıyorum: Yine insanların birbirlerine zehir edecekleri güzel bir gün.

  Ruh sükuneti muhteşem bir şey, kendimden hoşnut olmak da aynı şekilde. Sevgili dostum, keşke çok değerli bir mücevher olan bu duygu, güzel ve paha biçilmez olduğu kadar kırılgan olmasa.

  Üzerinde zevkle yaşamak için insanın sadece biraz toprak parçasına, altında huzurla yatmak için de bundan daha azına ihtiyacı var.

  Bir de yüreğimden ziyade zekamı ve yeteneklerimi takdir ediyor, oysa o benim tek gurur vesilem, her şeyin, her yeteneğin, her mutluluğun, her acının tek başına kaynağı. Ah benim bildiklerimi herkes bilebilir, bana özgü olansa yalnızca yüreğim.




30 Aralık 2014 Salı

Dönüşüm - Franz Kafka

DÖNÜŞÜM
Orjinal Adı: Die Verwandlung
Çevirmen: Gülperi SERT
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Eylül 2013, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1915
74 Sayfa

AFD:
   Dönüşüm, ikinci Kafka kitabım. Daha önce farklı bir yayınevinden Şato'yu okumuş, yayınevinin özensiz çevirisi ve neredeyse her sayfada bulunan onlarca yazım hatasından dolayı ne rahat bir okuma yapabilmiş ne de kitaptan zevk almıştım. :( İyi bir kitap için yazardan sonra, yayınevi ve çevirmen de gerçekten çok önemli iki unsur.

   Dünyanın en bilinen kitaplarından biridir, Dönüşüm. İlk cümlesiyle insanı etkiler ve ne kadar farklı bir düşüncenin ürünü olduğunu gözler önüne serer. “Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında, kendini yatağında kocama bir böceğe dönüşmüş buldu.”

  Dönüşüm; ailesinin geçimini sağlayan sıradan bir pazarlamacı, Gregor Samsa'nın hikayesidir. Gregor bir gün uyandığında böceğe dönüşmüş olduğunu fark eder. Gregor aslında sadece fiziksel olarak böceğe dönüşmüştür. Düşüncelerinde bir farklılık yoktur, ailesini tanımakta, nerede olduğunu bilmektedir. Yani zihinsel olarak gayet sağlıklıdır. Ailesi ile konuşmaya çalıştığında, sesinin de bir böcek gibi çıktığını fark eder. Annesi, babası ve kardeşi hiç bir şekilde onu anlamamaktadır. Annesi ondan korkmakta, babası görmemezlikten gelmekte, kardeşi ise onu evcil bir hayvanmış gibi beslemektedir.
  Ailenin tek geçim kaynağı Gregor bir böceğe dönüşünce, aile geçimini nasıl sağlayacaktır? Annesi Gregor'dan korkmaya devam mı edecektir? Babası bu durumu daha ne kadar görmemezlikten gelecektir? Bu durum ne zamana kadar sürecektir? Peki zavallı Gregor ne yapacaktır? Bu soruların cevabı tabii ki Dönüşüm'ün satır aralarında.

  Dönüşüm sadece, bir insanın böceğe dönüşmesini anlatan sıradan bir kitap değil tabii ki. Evin medar-ı iftiharı olan bir bireyin, kendi istemi dışında, işe yaramaz bir niteliğe dönüşünce nasıl gözden düştüğünün hikayesidir. Farklı olanın her zaman dışlandığı bir dünyada, sıradan bir insanın birdenbire farklılaşması ailesi tarafından bile olsa ne kadar kabul görebilir?



23 Temmuz 2014 Çarşamba

Vahşetin Çağrısı - Jack London

VAHŞETİN ÇAĞRISI
Orijinal Adı: The Call Of The Wild
JACK LONDON
Çevirmen: Levent CİNEMRE
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Eylül 2013, 4. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1903)
108 Sayfa

AFD:
    Jack London'ın bir köpeğin hayatı üzerinden; sevgiyi, nefreti, liderlik ve benlik mücadelesini anlattığı, bir çırpıda okunan ve herkese tavsiye edeceğim bir kitap Vahşetin Çağrısı.

   Daha önce Martin Eden'i okuyarak Jack London'ın yazma serüvenini, bu süreçte yaşadığı zorlukları öğrenmiştim. İlk defa kendi hayatını yazdığı Martin Eden harici bir kitabını okuyorum. Demek o kitabında bahsettiği ve gönderdiği dergiler/yayınevleri tarafından beğenilmeyip geri gönderilen yazılarından birisi de buymuş. Bu kitap nasıl geri çevrilmiş? Acaba şu an okuduğumuz Vahşetin Çağrısı, yayınevleri tarafından geri çevrildikten sonra Jack London'ın yaptığı eklemeler/düzenlemelerle mi bu kadar güzel bir hale geldi? Bu soruların cevabını bilmesem de, bildiğim bir şey kitabın kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğudur.

   Kitap aslında evcil bir köpek olan Buck'un, çok değer verildiği yuvasından/sahibinden kaçırılmasıyla başlıyor. Buck kaçırıldıktan sonra yeni adresi Alaska, yeni işi ise kızak çekmek oluyor. Sıcacık yuvasından ayrılan ve tek işi sahiplerini eğlendirmek olan Buck için yaşam artık zorlu bir mücadeledir. Hayatta kalmak, lider olmak ve kendi olmak adına sürekli bir savaş veren Buck acaba bu yaşam şartlarına adapte olabilecek midir?

     Kitap isminin çevirisinde büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum.  İngilizcesi "The Call of the Wild" yani Vahşi Yaşamın Çağrısı iken bugüne kadar neden Vahşetin Çağrısı diye çevrilmiş anlamak mümkün değil. Bir eleştirim de okuduğum kitabın çevirisine, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın kitabı olduğunu görünce tereddütsüz aldım fakat çevirisinde bir sorun olduğunu düşünüyorum. Son olarak kitabın 2009 yapımı bir filmi olduğunu da hatırlatayım.

Kitabın Tanıtımından:
   Amerikan edebiyatının büyük ustalarından Jack London'ın unutulmaz romanı Vahşetin Çağrısı hemen tüm dillere çevrilmiş, gerçek anlamda bir klasik niteliği kazanmıştır.

   Dünya edebiyatında kendi kendini yetiştiren yazarların en yetkin örneklerinden biri olan Jack London, en güçlü ve etkileyici yapıtlarından biri sayılan Vahşetin Çağrısı'nda, kızağa koşulan bir kurt köpeğinin amansız yaşam savaşını anlatır. Alaska'nın yabanıl ortamında yaşayan insanların acımasızlığından payına düşeni alan Buck, ayakta kalabilmek için inanılmaz bir savaş verecek, giderek yabanın çekiciliğine kapılarak özgür seçimini yapacaktır.

   Ne ki, Buck'ın bir köpek olduğunu bilmesek, onun başından geçenleri bir insanın zorluklarla dolu yaşamöyküsü olarak da okuyabiliriz. London, bir köpeğin öyküsünün ardında, insanlık durumunun ürkütücü bir panoramasını önümüze serer.

15 Haziran 2014 Pazar

Platon - Devlet

DEVLET
Orjinal Adı: Politeia
PLATON
Çevirmen: Sebahattin EYÜBOĞLU - M.Ali CİMCÖZ
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ocak 2014, 26. Baskı
Orijinal İlk Basım: Tahmini M.Ö. 372 
392 Sayfa

AFD:
    Thomas More'un Ütopya'sını okuduktan sonra mutlaka okumam lazım dediğim iki kitaptan biriydi Devlet (Diğeri Erasmus'un Deliliğe Övgü'sü). Her ne kadar Ütopya kelimesi More'un kitabından sonra kullanılmaya başlansada bilinen ilk Ütopya Platon'un Devlet'iymiş. More'un Ütopya'sından oldukça etkilenmişken Devlet'i okumamak olmazdı.
    

  Önsözleri okumaya çekinen biri olarak bu önsözü güvenle okuyabilirsiniz diyorum. Zaten ilk cümlede önsöz okumayı sevmeyen birilerinin yazdığı bir önsöz olduğu belirtiliyor. :) Bugüne kadar okuduğum en iyi önsöz giriş cümlesiydi.

  Kitabın ne kadar değerli olduğu yine önsözde yazan bu bölümle özetleniyor. "Bugün insanlık adı altında topladığımız değerlerin kaynaklarından biri de Platon'un Devlet'idir. Doğuda ve Batıda Hristiyanlık ve Müslümanlıktan önce kutsal değilse bile, en önemli kitap Devlet'ti."

   Platon bu eserinde Ahlak felsefesinin kurucusu olarak tanımlanan hocası Sokrates'in birkaç arkadaşı ile birlikte yaptığı konuşmaları diyalog şeklinde bize sunuyor. Bu konuşmalarda "İdeal Devlet"in nasıl olacağı ele alınırken  "doğruluk", "mülkiyet hakkı" gibi kavramları "var olan yönetim şekilleri"ni ve "yöneticilerde, askerlerde olması gereken özellikler"i de inceleyerek "İdeal Devlet"e ulaşmaya çalışır.

   Devlet de bir defa okunup kenara kaldırılabilecek kitaplardan değil. Üstüne uzun uzun düşünülmesi gereken bir kitap. Bol bol not aldım, tabii ki İdeal Devlet'e ulaşmak adına savunulan her düşüncenin doğru olduğunu, bunların uygulanabilir olduğunu düşünmüyorum. Kendi adıma aldığım notlardan en önemlileri;

      Filozofların kral ya da kralların filozof olma fikri.
   Filozoflar devletlere kral ya da şimdi kral, önder dediklerimiz gerçekten filozof olmadıkça... devletlerin başı dertten kurtulmaz.

     İnsanın ve devletin üç ayrı yanı olduğu düşüncesi ve bu yanların bizi şekillendirdiği.
Parasever: Yiyecek, içecek, cinsel zevke ulaşma arzusu ve  bunlara ulaşmak için temel öge olan para kazanma arzusu.
Ünsever: Zafer kazanma, ün salma arzusu
Bilgisever: Gerçeği olduğu gibi yakalama arzusu

     Ve İdeal Devlet adına halkın üç sınıfa ayrılması:
İşçi Sınıfı: çiftçiler, zanaatkarlar, çalışanlar. Erdemleri ölçülülüktür.
Koruyucu Sınıfı: Askerler ve bekçiler. Erdemleri cesarettir.
Yönetici Sınıfı: Erdemleri bilgeliktir.
Adalet ise bu üç sınıfın ortak erdemidir.

    Her ne kadar bu kitapta "İdeal Devlet" tanımlanmaya çalışılmışsa da bana göre söylenen, uygulanması öngörülen her yöntem doğru değil. En önemlisi tüm yanlış olarak görülen olguların yasaklanması ya da hayattan çıkarılması kesinlikle doğru bir uygulama değildir. Yanlış olmazsa doğruluğun, erdemliliğin bir değeri kalmayacaktır diye düşünüyorum. İnsan kendi isteğiyle yanlıştan uzak durursa bu doğruluktur, erdem sahibi olmaktır. Aksi halde tüm yanlışlardan soyutlanmış bir yaşamda  herkes doğrudur ya da sadece öyle gözükür. 

     Kitap yukarıda da bahsettiğim gibi bir sohbet diyaloğu halinde. Çoğu zaman bu sohbet bir nutuğa dönüşüyor. 
    Kimi zaman ise, yukarıda resimde de görüldüğü gibi, aslında Sokrates'le tartışan arkadaşları birden tabiri caizse onaylama memuruna dönüyor. Mutlaka okunması gereken kitaplar arasında yer alsa da kolay okunan bir kitap olmadığı kesin.

Altı Çizilesi:
    Bütün bilimlerin amacı insanların daha iyi insan olmalarını sağlamaktır. 

  İnsanın doğruyla eğriyi kendi kendine ayıramayıp, hakeme, yargıca başvurması, adaleti başkalarından beklemesi çirkin bir şey değil midir?

   Güzel şey zor olur.
  
  Güzelin yolu çetindir.

  Demokrasilerde en kalabalık ve birlik olabilirse en güçlü sınıf halktır.

  Zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar, en yiğitleri kendi aralarında, hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler. 
   Başta kalmak isterse zorbanın bu adamları temizlemesi gerekir. Dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun bir tek değerli insan bırakmaz.
   Gözünü dört açıp kimlerde yürek, üstünlük, akıl, kudret olduğunu bir bakışta görmek zorundadır. İstesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. Sonunda devleti temizler hepsinden.

 Zorba, devletin kutsal hazineleri varsa , parayı oradan alacak tabii. Sattığı kutsal eşya, masraflarını karşıladıkça halka yüklediği vergileri kısabilir. Satacak şey kalmayınca; sofrasını, dostlarını, gözdelerini beslemek için halka başvuracak tabii.

25 Şubat 2014 Salı

Kitap Bekleyen Öğrencilerimize, Umut Olur musunuz?

    Merhaba kitapsever arkadaşlarımız. Bugün bir kitap tanıtımımız yok. Bugün kitaplara, öğrencilerine ve öğretmeye gönül vermiş öğretmenlerimizin bir ricasını sizlere iletmeye çalışacağız. Belki küçücük de olsa bir katkımız olur. Belki bir çocuk bizim/sizin sayenizde okumayı sever. 

   Çok sevdiğimiz ve mükemmel bir öğretmen olduğuna inandığımız arkadaşımız, kitaplarla haşır neşir olduğumuzdan, okullarında hayat verdikleri projeden bize söz etti. Proje mükemmel, hazırlıklar şahane, düşünceler ise olağanüstü. Yalnız "Kütüphanedeyiz" projelerinin küçük bir eksikleri var, o da; KİTAP. Bu boş raflar ve kitap okumak isteyen öğrenciler sizden yardım bekliyor.

     İlk başta biraz okuldan ve projeden bahsedelim. Okulumuz Bursa'nın Yıldırım İlçesi'nin, Arabayatağı Mahallesinde bulunan Hasan Ali YÜCEL İLKOKULU. Çocuklara okumayı sevdirmek adına başlatılan projeleri ise "Edebiyat Sokağı" ve "Kütüphanedeyiz". Projelerin ilki olan "Edebiyat Sokağı" gerçekleşmiş ve çok da güzel olmuş. 

Sıradan bir koridorun Edebiyat Sokağı'na dönüşümü.
Uçan Kitaplar


Yazar Tanıtımları
Bir Sınıf Kapısı
      Okul nasıl da güzel olmuş değil mi? Sadece derslerine girmek yerine öğrencilerimiz için ne yapabiliriz diye düşünmüş öğretmenleri ve yönetici kadroyu içtenlikle kutlarız. Tabii ki imkanlar, sponsorlar bir yere kadar... Şu an bu projelerin ikincisi olan "Kütüphanedeyiz" de kütüphane hazır ama raflar boş. 



   Bu okul, öğrenciler ve öğretmenler bizlerden yardım bekliyor. İstedikleri İlkokul çağına uygun kitaplar. Öğretmenlerimiz tek tek araştırarak öğrencilerinin yaşlarına uygun 5000 kitaplık bir liste oluşturmuşlar. Bizden ricaları bu listeden kitaplar göndermemiz. Ansiklopedileri, kaynak kitapları zaten varmış. Tek eksikleri ilkokul çağına uygun olan kitaplar. Kitap İhtiyaç Listesi için tıklayınız.

   Bu projenin en sevdiğimiz yönü ise; kitaplar ellerine ulaştığında projenin son bulmayacak olması. Asıl proje o zaman tam anlamıyla başlayacak. Okul yönetimi; çocuklarımızı okudukları kitapların yazarlarıyla bir araya getirecek. Kütüphanenin açılışını ise 20 Mart'ta Gülten Dayıoğlu ile birlikte yapacaklarmış.

  Ben öğrenciyken okulumda küçücük sıradan bir kütüphane vardı. Tüm okuma aşkım o küçücük kütüphane sayesindedir. Tabii her öğrencinin ilgisini çekmemişti o küçücük kütüphane. Fakat bizim okulumuzda da bu okuldaki gibi başlı başına bir kütüphane olsaydı, bizim gibi nice kitapseverler çıkardı.

  Hep yakındığımız, şu ülkelerin kitap okuma sıralamaları listesi var ya, hani sonuncu olduğumuz, belki gelecekte son sıralarda olmayız, ne dersiniz? 

Not: Lütfen kitapları alıcı ödemeli olarak göndermeyin. PTT Kargonun kitap gönderilerine indirimi var.
Tek kitap gönderimi için 401280698 numaralı kodu,  çoklu kitap gönderimi için %50 indirim sağlayan 100128070 numaralı kodu söylemeyi unutmayın. PTT detaylı bilgi için tıklayın.

Hasan Ali Yücel İlkokulu ile iletişim kurmak için:
Okulun Telefonu: 0224 367 36 39 (Müdür Yardımcısı Zeynep Hanım ile iletişime geçebilirsiniz)

Arkadaşımız Doğan Öğretmenin Telefonu: 0505 311 18 98
Okulun Adresi: Hasan Ali Yücel İlkokulu Arabayatağı Mah. Hastane Cad. No 4 Yıldırım/BURSA
Okulun İnternet Sitesi:  www.buokuldahayatvar.com
Okulun Facebook Sayfası: facebook.com/kutuphanedeyiz

9 Şubat 2013 Cumartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess

OTOMATİK PORTAKAL
A Clockwork Orange
ANTHONY BURGESS
Çevirmen: Dost KÖRPE
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ocak 2012, 14.Baskı
172 Sayfa

AFD:
   Bu kitabı sevgili Kalem Darbesi'nin çekilişinde kazanmıştık. Sağolsun ev hediyemize kadar düşünüp göndermişti. Buradan tekrar teşekkür ediyoruz.

   Otomatik Portakalı sevdim mi? Sevmedim sayılmaz, fakat beklentim çok daha büyüktü herhalde. Aslında kitabın baş kahramanı olan Alex'in tam bir serseri/pislik olması da beni etkileyen faktörlerden biri olabilir. Kendinden ve zevklerinden başka hiçbir şey umrunda olmayan ve kendisine hiç bir zararı dokunmayan hatta kendisine yardım etmeye çalışan insanlara bile çok kötü davranan (çok kötü davranmak kelimesi bile burada az gelir) bir kişilik, maalesef ki kitabın baş kahramanı. Aslında sorun bende de olabilir. Eğer kitabın ya da filmin baş kahramanı; bencil, korkak ya da pislik birisiyse, o karakterden hiç hazzetmiyorum. 

  Baş kahramanı sevmemiş olabilirim fakat kitabın konusunun o tür bir baş kahraman gerektirdiğini de kesinlikle anlıyorum. Alex, yukarıda da bahsettiğim gibi serseri bir karakterdir. Arkadaşlarıyla toplanırlar ve kendi halinde olan insanlara sataşır, onlarla alay eder ve hırsızlık yaparlar. Ta ki yakalanana dek. Ondan sonra olaylar değişir. 

   Hapishaneyi boylayan Alex devletin ilk defa deneyeceği  yeni bir suç tedavi yönteminin kobayı olmayı kabul eder. Çünkü Alex bir an önce özgürlüğüne kavuşup sokaklara dönmek ister.

    Bu yeni yöntemin amacı; suç işlemeye programlı beyinleri, ıslah ederek suç işleyemeyecek hale getirmektir.

   Islah edilen suçluların seçim yapma özgürlüğünün elinden alınması, bir nevi iyilik robotuna dönüştürülmesi  ne kadar etik?

    "Etik mi?" sorusunu bir kenara bırakırsak eğer, gerçekten bu yöntem etkili oldu mu?

    Tarafımdan sevilmeyen Alex :) sevilen bir karaktere dönüşebildi mi?   
    
   Bu soruların cevapları, mutlaka okunması gereken bir "kült" eser olarak kabul edilen, Otomatik Portakal'da..

Not: Eser çok fazla argo kelime içeriyor. Argo kelimelerin çevirisinin zor olacağını tahmin edebiliyorum fakat her görmek kelimesi yerine dikizlemek yazılması da, beni çok rahatsız etti. 

Son not: IMDB puanı 8.5 olan filmini de belirtmeden geçmeyelim.  

7 Şubat 2012 Salı

Kırdığımız Oyuncaklar - Sunay Akın



KIRDIĞIMIZ OYUNCAKLAR
SUNAY AKIN
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Kasım 2011, 28.Baskı
182 Sayfa
AFD:
   Kırdığımız Oyuncaklar, Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı; her ne kadar televizyondaki programlarını kaçırmadan izlediğim, gazete ya da dergilerde yazılarını  ya da hakkında yazılanları görünce mutlaka okuduğum bir yazar olsa da, neden bilmiyorum kitaplarıyla tanışmam biraz gecikti. Kırdığımız Oyuncaklar'ı okuduktan sonra bu gecikmeyi diğer kitaplarını da okuyarak kısa sürede telafi etmem gerektiğini düşünüyorum.

  "İş güç sahibi, evli barklı bir insansın, yakışıyor mu sana?" derler ya; siz yakıştıramazsanız da ben yakıştırıyorum,  her alışverişte oyuncak reyonunda vakit geçirmeyi de, sürpriz yumurtadan çıkacak oyuncağın heyecanını yaşamayı da... Ee böyle bir insan sevmez mi bu kitabı...

    Sunay Akın Kırdığımız Oyuncaklar'da; tarih, edebiyat ve güncel konulardan kısa kısa notlarla oluşturduğu 40 farklı hikaye ile aslında herkesin "ne kadar ünlü olsa da ya da ne kadar zalim,  bir dönemde mutlaka çocuk olduğunu " anlatmış bizlere.

  Her hikaye bizi farklı farklı zamanlara sürüklüyor. Neler yok ki bu hikayelerde; bilmediğimiz yönleriyle Nazım Hikmet, I. ve II. Dünya Savaşları, Maraş ve Sivas katliamları, kağıttan yapılan turna kuşu, Türkiye'nin ilk kumbarası, oyuncak ayıya Amerika'da neden "Teddy Bear" denildiği, Hollanda'nın Miniatürk'ü Maduradam'ın kuruluşu ve daha bir çok güzel ayrıntı.

   Gerçekten çok beğendim. Zevkle okunan ve okurken insana yeni değerler katan kitaplardan. 

Altı Çizilesi:
    "Nazım Hikmet'i Tanzanya'ya götüren uçak, Anadolu'nun üstünden geçmektedir... Nazım, sekiz bin metre yükseklikten, bulutlar arsında bir görülüp bir kaybolan memleket toprağına bakmaktadır...
    Başını bir an ayırır pencereden. Arkadaşları yüzünün gözyaşlarıyla ıslandığını görürler. Nazım Hikmet, dudaklarından şu söz döküldükten sonra, yeniden uçağın penceresine çevirir bakışlarını: 
    - Şu an bu uçağın düşmesini istiyorum!..."

   "İnsan, kitap okuma alışkanlığını aileden kazanır. Anne ve babasını evde karşılıklı oturmuş kitap okurken görmeyen bir çocuğun, öğretmen, arkadaş ya da akraba gibi üçüncü şahısların etkileriyle okuma alışkanlığını kazanması çok düşük bir olasılıktır"

Kitapta sadece bir dörtlüğü paylaşılan Nazım Hikmet şiiri:

KIZ ÇOCUĞU
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
   

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...