Köy Romanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köy Romanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2015 Pazartesi

Gölgesizler - Hasan Ali Toptaş

GÖLGESİZLER
HASAN ALİ TOPTAŞ
İletişim Yayınları
2014, 11. Basım
(İlk Basım: 1995)
230 Sayfa

AFD:
   Gölgesizler Hasan Ali Toptaş ile tanışma kitabım oldu. Kitap için ilk olarak şunları söyleyebilirim; çok sade bir dille yazılmış,  her bölüm kendi içinde çok rahat bir şekilde okunuyor fakat romanı bütün olarak ele aldığımızda işler biraz karışıyor. Bölümler arasındaki geçişleri anlayabilmekte insan ilk sayfalarda gerçekten zorlanıyor. Tabii kitabın güzelliği de aslında bu; insanı düşünmeye, anlamaya çalışmaya yönlendirmesi. Kitap ilerledikçe her karakter yerli yerine oturmaya başlıyor fakat sadece karakterler yerlerine oturuyor, olaylar ise çığ gibi büyümeye devam ediyor. Kitabın son sayfasını çevirdiğimizde ise; çığ yok edeceğini etmiş, yıkacağını yıkmış artık her tarafı bir sessizlik kaplamış oluyor. Bu sessizlikte; ben, çığın nasıl başladığını neleri kendine katıp büyüdüğünü ve nasıl sonlandığını düşündükçe "iyi ki bu kitabı okumuşum" diyorum.

   Bu kitabı anlatmak gerçekten zor. Olaylar şehirde bir berberde başlıyor desem olmuyor, köyde başlıyor desem hiç olmuyor. Şöyle anlatmaya çalışayım. Bir köy var; o köyde insanlar kayboluyor. Köyün muhtarı ve bekçisi bu insanları bulmak için ellerinden geleni yapıyorlar fakat bu girişimler hep sonuçsuz kalıyor. Köyde bu kaos havası sürerken, köyde kaybolan biri şehirdeki berber dükkanında, jilet almak için berberden çıkan çırak ise köyde karşımıza çıkıyor.

   Kitabın ben de bıraktığı izi ve kitabın konusunu sizlere aktarmaya çalıştım. Şimdi biraz da kurgudan bahsedelim. Bu kısmı kitabın kurgusunu da kendi başıma keşfetmek istiyorum diyen kitapseverlerin okumamasını rica ediyorum, fakat ilk sayfadan itibaren kitaba daha kolay adapte olmak isteyenlerin de gönül rahatlığıyla okumalarını öneriyorum. Gölgesizler'in kurgusu için iki zamanlı kurgu deniliyor. Ben kurgunun üç zamanlı olduğuna inanıyorum. Birincisi romanın başladığı yer olan şehirdeki berber dükkanı, ikincisi uzaklardaki köy, üçüncüsü ise romanın hayat bulduğu yazarın odası.

  Yazarımız bu kurgu içinde hayatı sorgulamış. Bazen insana her gün uyandığı yatak, yaşadığı şehir yabancıymış gibi gelir. Aslında yabancı olan şehir midir yoksa biz mi? Biz kimiz? Bu hayatın hengamesine alışık olarak yıllardır yaşayan insan mı, yoksa bugün yabancı olduğunun farkına varan o kişi mi?

   Gölgesizler'in 2008 yapımı filmini de izlemeyi unutmayın. Ben kitap biter bitmez izledim gerçekten çok etkilendim.

  Candan Erçetin'in Gölgesizler filmi için yazdığı "Ben Kimim" şarkısını da mutlaka dinlemelisiniz.


Altı Çizilesi:
  Devlet her zaman 15 yaşında olurdu, canını sıkıp bir kere küstürdün mü, artık dönüp de yüzüne bakmazdı.

  Öteki ayrıntılar o denli çoktu ve öylesine büyük bir mercek altındaydı ki , herkes her şeyi görmekten körleşmişti. 

  O her şeyin bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde , sözcüklerin dişte , bakışların yüzde.

  Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere , önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin .Dönsen de, eksik.

  ...Daha Ramazan'ın öldüğünü bile bilmiyor o. Bu yüzden Ramazan onun gözünde hâlâ yaşıyor... Hâlâ ata biniyor yani, hâlâ yiyip içiyor, yürüyor, koşuyor, gülüyor, ya da ne bileyim, düğünlerde keşkek dövüp halay çekiyor... Kimi zaman bunu düşündükçe, artık muhtar dönmese, diyorum içimden; dönmese de Ramazan hiç değilse onun gözünde yaşayıp dursa... Halay çekiyorsa çekse hani muhtar ölene dek, keşkek dövüyorsa dövse, gülüyorsa gülse...

22 Aralık 2014 Pazartesi

Yılanların Öcü - Fakir Baykurt

YILANLARIN ÖCÜ
FAKİR BAYKURT
Adam Yayınları
Eylül 2000, 5. Baskı
İlk Basım: 1959
272 Sayfa

AFD:
  Bana okumayı sevdiren yazarlardan biri de Fakir Baykurt'tur. Seneler önce okul kütüphanesinden alıp okuduğum Kaplumbağalar, Keklik, Yarım Ekmek, Yüksek Fırınlar hâlâ hafızamda yerlerini korumaktadırlar. Bende bıraktığı güzel hislerden dolayı ne zaman sahaflarda Fakir Baykurt kitabına denk gelsem almadan duramam.

  Fakir Baykurt denilince ilk akla gelen kitaplardan biri de, ilk yazdığı kitap olan Yılanların Öcü'dür. Kitaptan uyarlanan iki film çekilmiştir. Şu anda aynı adla yayınlanan bir dizi de kitabın günümüze uyarlanmış (Ölümsüz Bir Eserin Ölümü) versiyonuymuş. Filmlere, dizilere konu olan bu kitabı bu kadar geç de olsa, okuduğum için çok mutluyum.

  Ben Yılanların Öcü'nün bir üçleme olduğunu bilmiyordum :( Bilmediğimden dolayı üçlemenin diğer iki kitabı (Irazca'nın Dirliği ve Kara Ahmet Destanı) maalesef kitaplığımızda yok. Üçlemenin devamını okumak için yeni bir sahaf alışverişine kadar beklemek zorundayım. :(

  Bir Köy Enstitülü öğretmen olan Fakir Baykurt kitaplarında da bize köy hayatını ve köylüyü anlatıyor. Köydeki yaşam savaşını ya da köyünden göçüp gurbete gidenlerin hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Bize Türkiye'nin o yıllardaki gerçek hikayesini anlatıyor.

   Yılanların Öcü, 1958 yılında Yaşar Kemal, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Behçet Necatigil gibi jürilerin seçimiyle Yunus Nadi Roman Ödülü'ne layık görülmüştür. Sonra bu ödüllü roman Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmaya başlar. Fakir Baykurt o dönemde romanın iki sayfasını okuyarak kitabı müstehcen bulan zihniyet tarafından öğretmenlikten atılır. Nasıl da ilerlemişiz. O dönemde iki sayfa okuyarak anlıyorlarmış bir kitabın müstehcen olduğunu şimdi ise hiç okumaya bile gerek duymadan anlıyorlar. (Bakınız; "Şeker Portakalı" ve "Fareler ve İnsanlar")

  Yılanların Öcü'nde ne anlatılıyor? Yılanların Öcü'nde; Kara Bayram'ın ve anası Irazca'nın hikayesini dinliyoruz. Kara Bayram satın aldığı toprağın, yıllarca zorla ödediği borçlarından yeni kurtulmuştur. Artık eşi Haçça ile hayaller kurabiliyordur; öküzün yanına bir öküz daha alıp ineği sabandan kurtarabilecek, anası ve çocukları ile yattığı tek göz odadan kurtulup eve bir oda daha ekleyebilecek, Haçça'ya Şalkuşak, oğluna çizme alabilecektir...
  Bu hayaller muhtarın, kurul üyesi Haceli'ye Kara Bayram'ın evinin önüne ev yapmasına izin vermesiyle suya düşecektir. Kara Bayram ve Irazca evlerinin önüne ev yapılmasına karşı çıkmaktadır, olaylar büyür ve iş sadece bir ev meselesinden bir şeref, bir namus meselesine dönüşmeye başlar.
  Kara Bayram ve Irazca, muhtar ve Haceli'ye karşı direnebilecekler midir? Yoksa köy yerinin otoritesi olan muhtar istediğini yaptıracak mıdır? Varsılların dünyasında, yoksul Kara Bayram'ın şansı ne kadardır?

   Bu hikaye günümüz için de ne kadar tanıdık bir hikayedir aslında; otorite der ki, "Bu ağaçlar kesilecek buraya benim dediğim yapılacak.", yoksullar elinden geldiğince direnir, direnmeye çalışır. Kazanan kim olur? Ben de bilmiyorum, duyduğuma göre hikaye henüz sonlanmamış, hâlâ dediğini alttan alttan yaptırmaya çalışan bir otorite var. Hem ben daha üçlemeyi de bitirmedim. Bakalım üçlemenin sonunda gerçekten de kim kazanacak?

  Fakir Baykurt ile henüz tanışmamış olan arkadaşlar için Yılanların Öcü'nü ve yukarıda okuduğumu belirtmiş olduğum kitaplardan herhangi birini okuyup mutlaka Fakir Baykurt ile tanışmalarını öneririm.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Aganta Burina Burinata - Halikarnas Balıkçısı

AGANTA BURİNA BURİNATA
HALİKARNAS BALIKÇISI
(Cevat Şakir KABAAĞAÇLI)
Bilgi Yayınevi
Ağustos 2003, 11. Baskı
İlk Baskı: Mayıs 1945
208 Sayfa


AFD:
   Aganta Burina Burinata nam-ı değer Halikarnas Balıkçısı'nın okuduğum ilk kitabı oldu. İlk başta yazarımızdan kısaca bahsetmek lazım. Soyu II.Abdülhamit sadrazamı Cevat Şakir Paşa'ya dayanan Cevat Şakir Kabaağaçlı yazdığı bir öyküsünden dolayı kalebentlikle  (kale sınırlarının içerisinden çıkmama cezası) Bodrum'a sürgüne gönderilir.  Bu sürgünle, ömrünün 25 yılını geçireceği Bodrum'a aşık olur. Bu yüzden mahlas olarak da Bodrum'un antik çağdaki adı Halikarnas'ı seçer. 

     Aganta Burina Burinata'nın anlamı denize açılırken kullanılan bir söz olan "serenlerin üstündeki üst ve alt yelkenleri tut" demekmiş. Bu kitaba da en çok bu isim yakışırmış zaten. 

     Kitabımız Bodrum'da doğan Mahmut'un hikayesini anlatıyor. Tüm ailesi denizci olan Mahmut doğal olarak denizci olmak istemektedir. İçinde karşı konulmaz bir deniz sevdası vardır. Fakat kaptan olan babası denizciliğin öyle dışarıdan görüldüğü gibi güllük gülistanlık olmadığını en acı şekilde öğrenmiştir. Mahmut'tan istediği tek şey ise, onun denizden uzak durmasıdır. Çünkü deniz hırçındır, deniz insanı aç, çıplak, yoksul bırakır... Babasının denizden uzak dursun diye çırak olarak yolladığı eskici de bile deniz sevdasıyla yanıp tutuşmaktadır. Günlerden bir gün babasının tüm ısrarlarına rağmen bir denizci oluverir Mahmut. Deniz sevdası başkadır ama geçim sevdası daha da başka, deniz babasının dediği gibi Mahmut'u aç, çıplak ve yoksul bırakmıştır. Denizde gemiden gemiye, limandan limana gezmekten bir aile dahi kuramamıştır. Bir gün ayağına bir fırsat gelir, toprak ağasının kızı Ayşe Mahmut'a gönlünü kaptırmıştır. Ayşe'nin babası da bu evliliği onaylamaktadır, yalnız tek şartları artık  denizden uzak durması ve topraklarla ilgilenmesidir. Mahmut zorlanarak da olsa bu teklifi kabul eder. Bence de hikaye tam da burada başlar.

    Mahmut toprak ağası olmuştur, çok sevdiği bir eşi, günün şartlarına göre mükemmel bir hayatı vardır. Fakat ilk sevgilisi denizin yüreğine bıraktığı ateş sönmüş sanılsa da kor halinde durmaktadır. Özlemle denizi anmaktadır. Peki Mahmut'un seçimi ne olacaktır? Ona acıdan başka bir şey vermeyen, asla daha fazlasını da vaat etmeyen ilk göz ağrısı deniz mi yoksa ona huzur ve refah sağlayan eşi Ayşe ve toprakları mı? 

    Halikarnas Balıkçısı'nın okuduğum ilk kitabı olduğunu söylemiştim, kitabı beğendim, diğer kitaplarını da okumak isterim.  Kitaptaki tek sıkıntı benim gibi denizcilikle, denizcilik terimleriyle ilgisi olmayanlar için özellikle ilk bölümlerde oldukça fazla denizcilik teriminin geçmesi. Tabii ki denizcilikle bu kadar iç içe olan bir kitapta bu terimlerin olması gayet normal. Ben okumamı daha da anlamlandırmak için sürekli sözlüğe müracaat ettim. 

      Milli Eğitim Bakanlığı'nın da "100 Temel Eser" arasına aldığı Aganta Burina Burinata hangi yaşta olursak olalım mutlaka okunmalı. Ee o zaman, aganta....

29 Nisan 2014 Salı

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

KUYUCAKLI YUSUF
SABAHATTİN ALİ
Yapı Kredi Yayınları
Temmuz 2002, 7. Baskı
Orjinal İlk Baskı: 1937
222 Sayfa


AFD:
   Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin ilk romanıdır. Sabahattin Ali 1932 yılında Konya Yeni Anadolu Gazetesi için yazmaya başlamış fakat gazete ücretini ödemeyince 26. bölümde yazmayı bırakmış. 1936-37 yılları arasında romanın tamamı Tan Gazetesi'nde yayımlanmış. Kitap olarak ilk basımı 1937 yılında Yeni Kitapçı Yayınevi tarafından yapılmıştır.

   Sabahattin Ali'nin romanının baş karakteri Yusuf ile 1931 yılında Aydın Cezaevi'nde tanışmış olduğu düşünülmektedir.

     Cevdet Kudret'in Sabahattin Ali ile yaptığı röportaja göre aslında kitap üç cilt olarak tasarlanmış. İkinci kitap; ilk kitapta birden bire ortadan kaybolan Çineli Kübra olacakmış. Üçüncü kitap ise dağdan inen Yusuf'un hayatının konu alması tasarlanmış fakat Sabahattin Ali'nin erken yaşta ölümüyle bu seri tamamlanamamış.

    Kuyucaklı Yusuf; eşkiyaların Kuyucak Köyü'nü basması ve Yusuf'un ailesini öldürmesi ve olay yerine gelen Kaymakam Salahattin Bey'in kimsesiz kalan Yusuf'u evlat edinmesi ile başlar. Kaymakam evlat edinmiştir fakat eşi Şahinde onunla aynı fikirde değildir. Bu işe karşı çıkmış ve her fırsatta da Yusuf'u sevmediğini, istemediğini belli etmiştir. Erken yaşta kimsesiz kalması ve üvey anne Şahinde tarafından gösterilen tutum; Yusuf'u karakter olarak yalnızlığı seven, kimseye fazla güvenmeyen, bireyci bir insana dönüştürmüştür.

      Evlatlık olarak geldiği evde bir de Muazzez adında kız kardeşi olmuştur Yusuf'un. Köyün zenginlerinden Hilmi Bey'in oğlu Şakir'in Muazzez'e göz koyması üzerine, Şakir'in nasıl  kötü bir insan olduğunu bilen Yusuf bu işe karşı çıkar. Hilmi Bey'in Kaymakam Salahattin Bey'i kumar borcu altına sokarak Muazzez'i oğluna almak istemesi ve Şahinde'nin de zenginlik ve refah için bu kızını bu aileye vermek istemesi üzerine Yusuf Muazzez'i korumak adına başka çareler arar. Muazzez'in gönlü ise Şakir'de değil başka birindedir.

    Yusuf yıllar boyu böyle gelmiş düzene, zenginin her istediğini yaptığı düzene, karşı gelip Muazzez'i Şakir'den koruyabilecek midir? Ya Muazzez'in gönlü aslında kimdedir? Her zaman ki gibi bu soruların cevabı Kuyucaklı Yusuf'un sayfalarında gizli.

      Benim için Kuyucaklı Yusuf'ta bir şeyler eksik gibiydi. Bir Kürk Mantolu Madonna'dan bir İçimizdeki Şeytan'dan aldığım keyfi alamadım. Belki de bu romanın üç cilt olarak düşünülüp tek ciltte kalmasındandır. Üçlemeyi okuma şansım olsaydı belki de çok daha fazla beğenecektim. İlk defa Sabahattin Ali okuyacaklar için tavsiyem Kuyucaklı Yusuf ile başlamak yerine Kürk Mantolu Madonna veya İçimizdeki Şeytan'ı tercih etmeleridir.
Altı Çizilesi:
   "Sonra bu fakir işçilere bu köpek muamelesini yapmaya neden lüzum görüyorlardı? Evet, Allah onları bir kere fıkara yaratmıştı, bunda kimsenin kabahati yoktu, fakat onlar böyle yaratılmışlar diye niçin tepelerine binmeli, onları adam yerine koymaktan niçin çekinmeliydi?"

     "Saadet,hayatı olduğu gibi kabul etmektir."

  "Bir felakete sükun ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir."

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...