Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin

MÜLKSÜZLER
Özgün Adı: The Dispossesed
Çevirmen: Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU
Metis Yayınları
Aralık 2014, 14. Basım
İlk Basım: 1974
335 Sayfa

AFD:
   Neredeyse her "Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar" listesine adını görsem de, bir bilim-kurgu kitabı olduğunu düşündüğümden hep uzak durdum Mülksüzler'e. Özellikle kitaplar konusundaki beğenilerine güvendiğim arkadaşım Erman'ın sürekli okumam için Mülksüzleri önermesi, "Düşündüğün tarz bir bilim-kurgu değil, daha çok distopya- ütopya tarzı" demesi ve son olarak da "Ben tekrar okuyacağım, birlikte okuyalım" önerisiyle Mülksüzlere başladım. Teşekkür ederim Erman, sen olmasan Mülksüzler sürekli okuması ertelenen bir kitap olacaktı.

    Mülksüzler Erman'ın da söylediği gibi klasik bir bilim-kurgu kitabı değil. Zaten ülkemizde de uzun yıllar bilim-kurgu kategorisine dahil edilmemiş. Bilim-kurgu ögesi olarak sadece, hikayenin bilinmeyen bir dünyada gerçekleşmesini söyleyebiliriz. Kitabın geri kalan kısmında ise, ütopik ve distopik ögelerle sistem eleştirisi yapılıyor. 

   Kitabımız Urras adındaki bir gezegen ve onun uydusu Anarres'te geçiyor.  Urras, Dünyamıza çok benziyor. Farklı ülkelerin yer aldığı, savaşın, açlığın ve haksız zenginliğin hüküm sürdüğü yaşam tarzıyla bize çok da uzak olmayan bir gezegen. Anarres ise verimsiz topraklara sahip, üzerinde yaşayanların geçimini zar zor sağladığı bir gezegendir. Fakat Anarres'te anarşizmin en güzel örneği uygulanmaktadır. Anarşizmin ilk kuralına bağlı kalınmış, hiç bir şekilde bir devlet ya da otorite kabul edilmemiştir. Herkes doğduğundan itibaren aldığı eğitimle kendi özyönetim anlayışını kazanır. Mülkiyet yoktur her şey herkesindir ve hiç kimse hiçbir şeye sahip değildir.

   Anarres, normalde insanların yaşadığı bir gezegen değildir. Urras'ta yaşanan devrim sonrası devrimin asıl yüzü Odo ve yanındakilere (Odocular) Anarres'te yaşamaları teklif edilmiştir. Odocular  da Anarres'te istedikleri anarşizme kavuşmuşlardır.

  Kahramanımız Shevek, Annares'te doğmuş bir fizikçidir. Shevek'in Anarres'ten ayrılıp Urras'a giden ilk kişi olması ile olaylar başlayacaktır. Bu diğer dünyayı ziyaret işine herkes olumlu bakmamaktadır. Peki Shevek Atalarının terk ettiği Urras'ta nasıl karşılanacaktır? Anarşizmden başka yönetim şekli bilmeyen Shevek, Urras'ta neler yaşayacak, neler görecektir? Peki, Anarres'e geri dönebilecek midir? Bu soruların cevabı Mülksüzlerin sayfalarında. 

  Unutmadan Mülksüzler'in 1975'te bilim-kurgunun en büyük iki ödülü Hugo ve Nebula'yı da aldığını söyleyeyim. Bu önemli ödülleri kazanan Mülksüzler, sıradan bir roman, bilim-kurgu ya da distopya kitabı değil. Mülksüzler kendimizi, yaşamımızı, dünyamızı yeniden sorgulamamızı sağlayacak bir başyapıt.  Mülksüzler kesinlikle her okurun okuması gereken bir kitap.

Altı Çizilesi:
  Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.

 "Öğrencilerinin anarşist olmamalarını mı bekliyorlar?" dedi. "Gençler başka ne olabilirler ki? En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin!"

 Bu öğrenciler çok iyi eğitilmişlerdi. Zekaları keskindi, her şeye hazırdılar. Çalışmadıkları zamanlarda dinleniyorlardı. Bir dizi başka zorunluluk yüzünden köreltilmiyorlar, dikkatleri dağılmıyordu. Bir gün önce görev sıraları gelip çalıştıkları için yorulup sınıfta uyuklamıyorlardı. Toplumları onları istek, kafa karışıklığı ve endişeden tamamen uzak tutuyordu.
  Neyi yapmakta özgür olduklarıysa ayrı bir sorundu. Shevek'e onların zorunluluklardan uzak tutulma özgürlüğüyle, inisiyatif kullanma özgürlüklerindeki eksiklik aynı orandaymış gibi geliyordu.
  Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu, Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında bir makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi.

  Feodal dönemde aristokratlar oğullarını üniversiteye göndererek Üniversite üzerinde üstünlük taslamaya çalışıyorlardı. Bu günlerde ise durum tersine dönmüştü: Üniversite insan üzerinde üstünlük sağlıyordu. Shevek'e gururla İeu Eun'da verilen burslar için rekabetin her yıl arttığını, bunun da kurumun gerçek demokrasisini kanıtladığını anlattılar. "Kapıya bir kilit daha asıp adına demokrasi diyorsunuz," dedi. 

  "Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun."

 "Aslında hiç düşünmemek her zaman daha kolay. Şirin, güvenli bir hiyerarşi bulup yerleş. Değişiklik yapma -onaylanmama tehlikesine düşme- iş arkadaşlarını rahatsız etme. Yönetilmeye izin vermek her zaman en kolay şey."

  "Anarres'te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri
görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!"

  Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki, görmezden gelen göz.

  Onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. Birey
Devlet'le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: Üstelik parayı da kendisi basar.

  Adalet güç kullanılarak elde edilemez!

  Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

  Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca
özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres'se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.

26 Ocak 2016 Salı

Örümcek Ağındaki Kız - David Lagercrantz

ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ
Özgün Adı: Det Som İnte Dödar Oss
Çevirmen: Ali ARDA
Pegasus Yayınları
Ekim 2015, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 2015
514 Sayfa


AFD:
  Stieg Larsson kitaplarıyla henüz blogumuz yokken 2011 yılında tanışmış, üç kitabı da bir çırpıda okuyup bitirmiştim. Kitaplar bittikten sonraki tek temennim; henüz 50 yaşında, asansörü bozuk bir binanın 7. katına merdivenleri kullanarak çıkarken geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden Stieg Larsson'un geride bıraktığı notlarında 10 kitap olarak düşlediği serinin devamı niteliğinde birşeyler bulunması ve bir gün yeni kitapların piyasaya sürülmesiydi.

 "Örümcek Ağındaki Kız" ismini duyduğumda çok heyecanlandım. Hemen kitap hakkında araştırmalara başladım. Larsson'un ailesi bugüne kadar çok sayıda yazardan seriyi devam ettirme teklifi alsa da hiçbirini kabul etmemişler. En sonunda David Lagercrantz aileyi ikna edebilmiş. Fakat internette okuduklarıma göre Larsson'un yarısından fazlasını yazmış olduğu 4. kitabın taslağı, 30 yıl hayatını paylaşmış olduğu sevgilisi Eva Gabrielsson'un elinde. Larsson ve Gabrielsson resmi olarak evli olmadığından kitabın yayın hakları ise Larsson'un ailesinde kalmış. Böylece ortaya büyük bir kriz çıkmış.

    Eva Gabrielsson'un, 4. kitabın yayınlanmasına itiraz eden en büyük isim olması şaşırılmayacak bir durum tabii ki. Elinde 4. kitabın taslağı olmasına rağmen, yayın hakkı yok ve aile ortada var olan taslağa rağmen başka bir yazarın 4. kitabı yeni baştan yazmasına izin veriyor. Gabrielsson. “Ölmüş bir yazara yapılacak şey değil bu. Bence üçleme olduğu gibi kalmalıydı. Ben okurları düşünüyorum. Eski bir dost haline gelen şahane bir yazarla tanıştılar. Şimdi onlara ‘eski dostunuz gitti ama size kör bir randevu veriyoruz bununla mutlu olun deniyor.” diyerek fikrini açıkça belirtiyor. Bu eleştiriler sadece Gabrielsson'dan gelmiyor. Bu durumun yanlış olduğunu ve Lagercantz'ın kitabın hakkını veremediğini düşünen çok sayıda eleştiri okudum.

  Tüm bu eleştirilere rağmen ben kitabı okuyunca ne hissettim? Açıkçası Lisbeth Salander'ı, Mikael Blomkvist'i, Milennium'u ve bu heyecanı özlemişim. Ben okurken oldukça keyif aldım. Seriyi okumamın üzerinden 5 yıl gibi bir süre geçmiş olmasının bunda ne kadar etkisi var? Acaba tüm kitapları yeniden okusam Larsson ve Lagercrantz arasındaki farkı ben de hisseder miyim? bilemiyorum.

   Kitabımızın konusuna gelelim. Sansasyonel haberleriyle gündem olan ve dergisi Milennium'u ayakta tutmayı başaran Mikael Blomkvist, yıllardır etkili bir haber yakalayamamış, bu durum Milennium'un başarısını oldukça etkilemiştir. Milennium çağa ayak uyduramamış bir şekilde, hayatta kalmaya çalışmaktadır.  Lisbeth Salander ise üçüncü kitapta anlatılan dava sürecinden sonra ortalıkta görünmemektedir. Blomkvist bile Lisbeth'den haber alamıyordur. Derken ortaya insanzekasından üstün zekaya sahip bilgisayar teknolojisini hayata geçirmeye çalışan Frans Balder çıkar. Bu teknolojiyi kendi adına kullanmak isteyen karanlık güçler Balder'ı öldürüp bilgisayarlarını çalar. Balder'ın katilini gören tek bir kişi vardır. O da, Balder'ın, zihinsel engeli olduğu bilinen ve hiç konuşamayan oğlu August'tur.

   Balder öldürülmeden önce basına konuşmak ister ve Blomkvist'i arar. Balder'ın teknolojisini çalmak isteyenler, Lisbeth'in de düşmanı çıkınca o da olaya karışmış olur ve heyecan kaldığı yerden devam eder.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Zorba - Nikos Kazancakis

ZORBA
Özgün Adı: Βίος και Πολιτεία του Αλέξη Ζορμπά
NIKOS KAZANCAKIS
Çevirmen: Ahmet ANGIN
Can Yayınları
1982, 5. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1946)
404 Sayfa



AFD:
   Zorba, 20. yüzyılın en önemli Yunan düşünürlerinden biri olduğu bilinen Nikos Kazancakis'in en ünlü eseri.

    Zorba'da; kitap bir yazarın gözünden bize aktarılmış. Yazarımız; okuyan, düşünen, hayatı sorgulayan bir kişidir. Etrafındakiler tarafından kendine "kağıt faresi" adı takılacak kadar okuyup yazmaktadır. Yazar daha rahat düşünebilmek için çevresinden uzaklaşmak ister ve Girit'te bulunan bir linyit madenini satın alır. Onu Girit'e götürecek gemiyi beklerken, yanına biri yaklaşır ve "Beni de Girit'e götürür müsün?" der. Bu soruyu soran kişi; kitaba adını veren Alexis Zorba'dır. Yazarımız Zorba'yla bu şekilde tanışır ve onunla Girit yolculuğuna başlar.

   Yazarımız Buddha'yla ilgilenmektedir, sorularının cevabını Buddha'da aramaktadır. Fakat aradığı cevaplar tesadüfen karşılaştığı Zorba'dadır. Zorba'nın yaşam felsefesi, yazarı oldukça etkiler. Zorba hiç okula gitmemesine rağmen yazarın yıllarca kitaplarda aradığı cevapları bulmuş ve iç huzura kavuşmuştur.

  Acaba "Zorba"yı okuyunca aynı huzura biz de kavuşabilecek miyiz? Zorba'nın içine işleyen Hüseyin Ağa'nın sözleri bizde de bir etki bırakabilecek mi?  "Aleksi" dedi, "Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.'

   Kitabın içeriği hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Çünkü burada yapmak istediğim kitabın bir özetini çıkarmak değil, naçizane hedefim kitabı okumayanların, kitap hakkında kısa bir bilgi alıp okumak için daha fazla heyecanlanmasını sağlayabilmek.

  Uzun zaman, Zorba'nın gerçek bir kişi olup olmadığı tartışılmış, yıllar sonra Kazancakis bir röportajında Zorba'yla tanıştığını söyleyerek, Zorba'nın bir hayal ürünü olmadığını açıklamış.

  “Sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?” diye sorar Patron. “Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyordum, yazmaya vaktim yok da ondan. Bazen dünya, bazen kadın, bazen şarap, bazen santur... Onun için, şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanım yok. Böylece de dünya, kâğıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşayanların vakti yok; vakti olanlar ise sırları yaşayamıyorlar.” 
  Her ne kadar Zorba'nın yazmaya vakti olmasa da, Kazancakis herkesin karşısına bir Zorba'nın kolay çıkmayacağını bildiğinden, bu ilginç insanı tanımaktan mahrum kalmayalım diye Zorba'nın hikayesini kağıda dökmüş. Bize kalan, Zorba'nın hiç sevmediği kağıt farelerinden biri olan Kazancakis'in onu anlatan satırlarını okuyup, Zorba'yla tanışmak.

 


Altı Çizilesi:
  Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.

  İnsanları rahat bırak, patron, gözlerini açma! Çünkü açarsan ne görürler? Ellerinin körünü! Onun için bırak, kapalı kalsınlar da, hayal göredursunlar!”

  Sık sık benimle alay ederek öğrencim olduğunu söylersin. Ben ise, gerçek hocanın borcu ile kazancının ne olduğunu pek iyi bildiğim için bundan yararlanırım. Gerçek hoca, öğrencisinden öğrenebileceği her şeyi öğrenmeli, gençliğin ne yöne gittiğini anlamalı, o da ruhunu oraya doğru yöneltmelidir.

  Hayat bir şimşektir, çabuk gel, gel ki yetişesin!

 Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır.

  Bir zamanlar diyorum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan , ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be… Hepimiz kurtların yiyeceği etiz…

  Sır! diye mırıldandı, büyük sır! Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü, oturup sana işlediğimiz cinayetlerle yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!..

- "En çok sevdiğin yemek hangisidir babacığım?"
- "Hepsi, hepsi oğlum. şu yemek iyidir, öbürü kötüdür demek büyük günahtır."
- "Neden? Bir seçme yapamaz mıyız?"
- "Hayır efendim, yapamayız."
- "Ama neden?"
- "Çünkü aç olan başka insanlar var."

  "Hayır özgür değilsin" dedi. "Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var, gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun.

  Anlıyorsun, anlıyorsun ya, seni bu yiyecek. Anlamasaydın mutlu olurdun. Neyin eksik senin? Gençsin, paran var, aklın var, sağlamsın, iyi adamsın, Hiç bir eksiğin yok. Tanrı kahretsin yalnız bir tane var, dedik ya; delilik.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit


ELVEDA GÜZEL VATANIM
AHMET ÜMİT
Everest Yayınları
Aralık 2015, 1. Baskı
558 Sayfa


AFD:
  Yorumlarımı okuyanlar bilir, Ahmet Ümit kitaplarını çok severim. Çünkü, Ahmet Ümit'in kitaplarını yazarken büyük bir emek harcadığını biliyorum, sadece kurgusal bir cinayet romanıyla yetinmez Ahmet Ümit, o cinayeti çözmeye çalışırken bize alt metinde tarihimizi anlatır, günümüz olaylarına bakış açısıyla da romanına renk katar.

  Ahmet Ümit kitaplarından ilk olarak Sis ve Gece'yi okumuştum. Sis ve Gece'den sonra elime hangi romanı geçerse okumaya başladım. Son yazdıklarını ise gözüm kapalı aldım, zira Patasana, Beyoğlu Rapsodisi ve Kavim gibi çok beğenerek okuduğum romanlardan sonra Ahmet Ümit benim için ne yazsa okurum yazarları arasına girdi.

 Ahmet Ümit kitaplarında genellikle; çözülmesi zor bir cinayet, karakterler arasında yaşanan güzel bir aşk hikayesi ve Ahmet Ümit'in bize asıl aktarmak istediği, tarihimiz olur. Cinayet ve aşk, kitabın sürükleyiciliği için gereklidir. Fakat "Elveda Güzel Vatanım"da çözülmesi gereken herhangi bir cinayet olmamasına ve bana göre Ester ve Şehsuvar Sami'nin aşk hikayesi de çok etkileyici olmamasına rağmen kitap sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Çünkü "Elveda Güzel Vatanım" tarihimizin en önemli dönemlerinden biri olan Cumhuriyet öncesi Osmanlı'da, İtthihat ve Terraki fedaisi Şehsuvar Sami'nin yaşadıklarını anlatıyor. Bu yaşanılanlar da bana yeteri kadar heyecan verici geldi.

  "Elveda Güzel Vatanım"ın çıkacağını duyduğum andan itibaren kitapla ilgili neredeyse tüm bilgilere kulağımı kapadım. Ahmet Ümit'in çok güzel bir eser ortaya çıkaracağına inanıyordum. Bu inançla, kitabın içeriği hakkında gereğinden fazla bilgi alıp kitabın vereceği keyfi azaltmak istemedim. Kitap hakkında tek bildiğim, İtiihat ve Terraki dönemini anlatmış olmasıydı. Bu bilgi kitabı sabırsızlıkla beklemem için artı bir sebep oldu. Çünkü tarihimizi roman şeklinde okumayı seviyorum  ve İttihat ve Terraki dönemi okullarımızda sadece bir iki cümleyle geçilen bir dönem, okulda öğrendikleriyle "Bu dönemi iyi biliyorum" diyebilecek bir kişi çıkabileceğini sanmıyorum. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe 31 Mart Olayı, Bab-ı Ali Baskını gibi önemli olaylar hakkında sadece üstün körü bilgilerim olduğunu fark ettim. Tarih kitapları, araştırmaları da okumama rağmen benim için bir romandan öğrendiğim bilgiler, tarih kitabından öğrendiğim bilgilerden daha kalıcı oluyor. Belki de bu yüzden Ahmet Ümit'in romanlarını bu kadar çok seviyorum.

   "Elveda Güzel Vatanım" kesinlikle önereceğim kitaplar arasındadır. Fakat bir polisiye, bir cinayet romanı okuyayım diyerek "Elveda Güzel Vatanım"ı elinize alıyorsanız sıkılabilirsiniz. Tarihi bir roman okumak isteyenler için ise doğru bir tercih olacaktır. İyi okumalar dilerim.

"Elveda Güzel Vatanım" Tanıtım Filmi


Altı Çizilesi
  Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır...

   Kazanmaktan çok haklı olmak, güçlünün değil, kaybedenin yanında, mazlumla birlikte olmak. 

  Bu topraklarda bir felaket var Şehsuvar. Sanki suyla değil, kanla beslemişiz tarlaları, sanki güneş değil, vahşi bir ışıkmış günümüzü aydınlatan, bizi emziren annelerimiz memelerinden süt değil, öfke akmış... Öyle acımasız, öyle sert, öyle merhametsiz... Başka türlü neden bulamıyorum bu katliamlara, bu vicdansızlıklara, bu gaddarlığa... O millet, bu millet de değil benim derdim. hepimiz Osmanlı'ydık işte, al birimizi vur ötekine.... Ama adım gibi eminim, bu topraklarda bir kötülük var, her geçen gün biraz daha büyüyen, mani olunamaz bir kötülük...

  Ne para ne kadın, bence ahlakın baş düşmanı iktidar. Ahlaktan yoksun iktidar makamı, ya hırsız yapar insanı ya da soysuz. ne yazık ki insanoğlu iktidar denilen o büyük kudretle başa çıkmayı henüz başaramadı, bundan sonra başaracağı da kuşkuludur.

  Hep öyle yapmaz mıyız zaten? Anne baba söz konusuysa, onları hiç önemsemeyiz. çünkü fedakarlıklarını ve sevgilerini hep yanımızda bulacağımızı biliriz. Ancak kaybettiğimizde anlarız kıymetlerini.

  En mühim mücadele, fikirle yapılandır, şiddet eninde sonunda uygulayana dönen bir bumerangdır.

  Herkesin aynı yalana inanıyor olması, onu hakikat yapmaz.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Çizgili Pijamalı Çocuk - John Boyne

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK
Orijinal Adı: The Boy in the Striped Pyjamas
Çevirmen: Tülin - Tayfun TÖRÜNER
Tudem Yayınları
Nisan 2015, 18. Baskı
Orijinal İlk Baskı: 2006
205 Sayfa

AFD:
  "Çizgili Pijamalı Çocuk" bugüne kadar okuduğum en etkileyici kitaplardan biri. Kitapta, 2. Dünya Savaşı esnasında Auschwitz Toplama Kampı'nda tanışan 9 yaşındaki iki çocuğun hikayesi anlatılıyor. Çocuklardan biri; Auchwitz Toplama Kampı komutanının oğlu Bruno, diğeri ise toplama kampında esir olarak bulunan Shmuel.

  Hikaye aslında bize, savaşın ne kadar anlamsız olduğunu anlatıyor. Hikayedeki Bruno ile; beyni yıkanmamış, ailesi veya çevresi tarafından kalbine zehir işlenmemiş bir çocuğun gözünde, herkesin masum olduğu, kimsenin ırkına, cinsine ya da rengine göre ayrılmadığını görüyoruz. Bruno'nun gözünde Shmuel, etrafında gördüğü, tanımış olduğu çocuklar gibi sıradan bir çocuk. Kıyafetlerinin biraz kirli olması dışında.

  Hikayemiz Bruno'nun gözünden anlatılıyor, ben de Bruno'nun durumunu anlatarak girdim konuya fakat hikayedeki can alıcı nokta; hiçbirşeyden haberi olmayan Bruno'nun davranışları mı yoksa tüm yaşanılanlardan haberi olan, annesinden zorla ayrılan, küçücük yaşında ölümler, katliamlar gören ve buna rağmen bu katliamların baş sorumlularından biri olan komutanın, kendisine bir dost gibi yaklaşan oğlu ile arkadaş olabilen Shmuel'in tutumu mu?

  Kitabı herkese şiddetle öneririm. Doğduğumuz yeri, ırkımızı ve ailemizi seçemiyoruz, önemli olan etrafımızdaki tüm koşullara rağmen kalbimizi temiz tutabilmek.  Keşke her kalp Bruno'nun kalbi gibi temiz kalabilse ve her kalp tüm yaşadıklarına rağmen Shmuel'in kalbi gibi büyük olabilse...


Altı Çizilesi:
  Bruno hala Shmuel'in elini sımsıkı tutuyordu ve dünyadaki hiçbir şey Bruno'yu onun elini bırakmaya razı edemezdi.

19 Kasım 2015 Perşembe

Muhteşem Gatsby - F.Scott Fitzgerald

MUHTEŞEM GATSBY
Orijinal Adı: The Great Gatsby
Çevirmen: Figen YANIK
Remzi Kitabevi
Nisan 2013, 1. Baskı
Orijinal İlk Baskı: 1925
191 Sayfa

AFD:
  "Muhteşem Gatsby", uzun süredir okumak istediğim fakat nedense adından ve yazarından dolayı uzak durduğum bir kitaptı. Daha önce hiç F.Scott Fitzgerald okumamam ve "Muhteşem Gatsby"nin lise ve üniversitelerde satır satır incelendiğini duymam, sanırım kitabı gözümde çok zor okunan kitaplar kategorisine getirdi. Fakat bu düşüncemin yanlış olduğunu kitap bittikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim.

   Fitzgerald, "Muhteşem Gatsby"de 1920 Amerika'sını anlatmış ve o dönemin yaşam tarzını yani Amerikan Rüyası'nı eleştirmiştir. Kitabın anlatıcısı Nick Carraway, Muhteşem evinde muhteşem partiler veren Jay Gatsby'nin, küçük bir evde yaşayan yeni komşusudur. Nick, bu muhteşem partileri veren Gatsby'i oldukça merak etmektedir. Çünkü, herkes Gatsby'nin adını biliyor, partilerine büyük bir zevkle katılıyor olsa da aslında Gatsby hakkında kimse pek bir şey bilmemektedir. Geçmişi ve servetinin nereden geldiği hakkında farklı söylentiler vardır. Nick yavaş yavaş gerçekleri öğrenmeye başlar, Gatsby'nin bu muhteşem partileri vermesinin aslında tek bir amacı vardır... Kitabı, hiç okumayan bir kişinin okuma zevkini kırmayacak şekilde ancak bu kadar anlatabilirim.

  Kitabı sevdim mi? Klasikleri sevmeme rağmen "Muhteşem Gatsby" beni çok etkilemedi diyebilirim. Bir sonraki sayfayı merakla çevirmedim. Fakat o dönemin Amerika'sını anlatması ve eleştirmesini de göz önüne alırsam "Muhteşem Gatsby" önerebileceğim kitaplar arasında yerini alacaktır.



Altı Çizilesi:
   Çok daha genç ve toy olduğum yıllarda, babamın hiç aklımdan çıkmayan bir öğüdü olmuştu:
 "Birini eleştirmeye niyetlendiğinde," demişti, "yeryüzündeki herkesin senin imkanlarında doğmadığını hatırla, yeter." 

  "Zenginler para, fakirler çocuk yapar."

  "İnsanlar yaşarken onlara yakınlık göstermeliyiz, ölünce değil."

15 Kasım 2015 Pazar

Kalbimde Bir Yara Bozcaada - Tolga Aydoğan

KALBİMDE BİR YARA BOZCAADA
Minval Yayınları
Haziran 2014, 1. Baskı
İlk Baskı: Nisan 2014
224 Sayfa

AFD:
  "Kalbimde Bir Yara Bozcaada" Bozcaada'da bulunan "Kitap Fuarı" adı altındaki kitapçıyı gezerken rastladığım bir kitap. Bozcaada sempatimden dolayı hemen aldım. Aslında severek de okudum.

  Kitabımız; tarihimizin yüz karası olan, 6-7 Eylül olaylarının Bozcaada'ya yansımasıyla başlıyor diyebiliriz. Olaylardan önce hep birlikte huzur içinde yaşadıkları adayı, Rumlara dar eden kalbi bozuk kişiler. Adayı, adalıları, Türkleri ve Türkiye'yi çok sevmelerine karşı adadan ayrılmak zorunda kalan Rumlar. Yüzyıllar boyunca dost olarak yaşadıkları Rumların, evlerini kendilerine emanet ederek adadan ayrılışlarını gözyaşlarıyla izleyen Türkler ve yarım kalan dostluklar, aşklar üzerine yazılmış bir roman "Kalbimde Bir Yara Bozcaada"

   Kitabı genel olarak sevmeme rağmen, beni okurken rahatsız ettiği için eleştireceğim iki durum var. Birincisi ilkokul yaşlarındaki Rüzgar'ın bir çocuktan ziyade olgun bir insanmış gibi düşünmesi, konuşması. Neredeyse Rüzgar'ın her konuşmasında bunu hissettim. İkincisi ise neden kendisine gereksiz bir gizem katılmak istendiğini anlamadığım "Kitapçı" adlı karakter. Kitabın gidişatına hiçbir etkisi olmamasına ve Rüzgar'ın yediği içtiği ayrı gitmemesine doğal olarak da adını öğrenmesine rağmen neden adı "Kitapçı" olarak gizemlendi, algılayamadım. Bunlar çok küçük detaylar aslında, benim gibi takıntılarınız yoksa sizi rahatsız bile etmeyecektir ama ben bu tür küçük nüanslara maalesef takılıyorum. Bana göre bir çocuğu afacan ya da çok akıllı göstermek, çocuğun 50 yaşındaymış gibi konuşmasıyla olmamalı.

  Sözün özü; Bozcaada aşıklarına ve güzel bir aşk hikayesi okumak isteyenlere önerebileceğim bir kitap "Kalbimde Bir Yara Bozcaada".


24 Ekim 2015 Cumartesi

Momo - Michael Ende

MOMO
Orijinal Adı: Momo
Çevirmen: Leman ÇALIŞKAN
Kabalcı Yayınevi
Nisan 2012, 5. Basım
Orijinal İlk Basım: 1973
303 Sayfa

AFD:
    "Momo" yine okumakta çok geç kaldığımı düşündüğüm bir kitap. Çocukluk yıllarımda neden kimse Momo'yu bana önermedi acaba? Momo'nun verdiği mesajı, geleceğimizin büyük adamlarına bir an önce aktarmalıyız. Kötülüklerle tanışmadan, henüz hırs gözlerini boyamamışken, henüz tertemiz kalplerine ulaşabilecekken...

   Momo, kimsesiz bir çocuktur. Hikayemizin geçtiği kasabaya nereden geldiği bilinmez. Kasabalı ilk başta Momo'yu yadırgasa da, onunla konuştukça onu sever ve kalacak yer verirler. Momo kasabaya yeni bir hava katmıştır. Herkes Momo'yla vakit geçirmeyi çok sever. Derdi olan derdini anlatır, çünkü Momo çok iyi bir dinleyicidir. Küskünler Momo'nun yanında barışır, Momo çok güzel tavsiyeler verir. Çocuklar Momo'nun yanında çok eğlenceli vakit geçirirler, çünkü Momo'nun yanında hayal güçleri artar ve hiç akıllarını gelmeyecek oyunlar kurgulayıp zevkle oynarlar.

   Her şey kasabada bu kadar düzgün gitmeyecektir tabii ki, ortaya kötüler yani Duman Adamlar çıkar. Duman Adamlar, tüm halkı zamanlarını tasarruf etmeye ikna eder. İnsanlara boş yere ne kadar vakit harcadıklarını bu boş vakitlerinde aslında daha fazla neler yapabileceklerini empoze ederler. Çünkü Duman Adamlar'ın var olabilmek için insanların boşuna kullandıkları zamanlarına ihtiyaçları vardır. Duman Adamlar bir nevi zaman hırsızıdır.

   “Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler.”

Ulrike Enders'in Hannover'deki
Michael Ende Meydanı için yaptığı
Momo'nun heykeli
Wikipedia
  Duman Adamlar'ın herkesin beynini yıkamasıyla, kasaba yaşanmaz bir hale gelir. Özellikle Momo ve çocuklar bu durumdan oldukça rahatsızdır. Çünkü Duman Adamlar bir tek çocukları etkileyemezler. Momo'nun önderliğinde ortada bir şeyler döndüğünü fark eden çocuklar bu duruma son vermek isteseler de Duman Adamlar ailelerinin aklına girerek çocukları saf dışı bırakır.

  Momo bu savaşta yalnız kaldığını düşünürken ortaya bir kaplumbağa çıkar ve olaylar gelişir.

...nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.

   Yüreğinizin hiç bir zaman kör ve sağır olmaması dileğiyle...

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Boyalı Kuş - Jerzy Kosinski

BOYALI KUŞ
JERZY KOSINSKI
Çevirmen: Aydın EMEÇ
E Yayınları
Aralık 2006, 4. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1965)
256 Sayfa

AFD:
   Sıklıkla söylediğim gibi, II. Dünya Savaşı’nı konu edinen romanlar benim ilgiyle okuduğum kitaplar olmuştur. İnsanoğlunun ne denli acımasız olabileceğini her zaman gözler önüne serer bu tür romanlar. Fakat bugüne kadar hep Nazilerin yaptıkları katliamı anlatan kitapları okumuşum. Ben sadece askerlerin böyle bir katliama alet olduklarını sanırdım. Boyalı Kuş ile o dönemde yaşamış Almanların çoğunun bu katliam zihniyetiyle dolu olduğunu öğrenmiş oldum.

  Evet “Boyalı Kuş” Nazi Almanyası’nda savaşın tam ortasında geçiyor. Savaş başladığında ailesini kaybetmiş bir Yahudi çocuğun, bu coğrafyada köyden köye süren bireysel yaşama savaşı anlatılıyor. Her gittiği köyde gördüğü şiddet, taciz ve iğrençlikler benim için çok fazla geldi. 

  Ne kadar da fazla batıl inanç varmış, ben bu kitapta yer verilen batıl inançların ortaçağda kaldığını düşünürdüm. Meğer ne kadar yakın geçmişte, batıl inançlar uğruna nasıl  vicdansız eziyetler yapılmış, cinayetler işlenmiş.

   Yine her zaman olduğu gibi kitabın önsöz kısmını okumayı sona bırakarak başladım kitabı okumaya ve iyi ki böyle yapmışım. Okuduğum her şey, normalde önsöz olup da benim için sonsöz olan bölüm ve Kosinski’nin Boyalı Kuş’un yayınlanışının onuncu yılında yazdığı yazısını okumamla daha çok anlamlandı.

   Kitapta çok fazla yazım hatası vardı. Bunları nasıl fark etmezler anlamış değilim.

   “Tavsiye eder miyim?” kısmına gelirsek; öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bu kitap için bir +15 uyarısı mutlaka olmalı. Benim bu yaşımda bile bazı yerleri okurken tabiri caizse içim kalktı, bazı yerlerde de insan olmaktan, onlarla türdeş olmaktan utandım. Sağlam bir mideniz varsa okuyunuz çünkü Kosinski gördüklerini ve duyduklarını tüm gerçekliğiyle hiçbir sansür uygulamadan yazmış.


-"Boyalı Kuş"u buradan satın alabilirsiniz.-

Altı Çizlesi:
   "Kadınlarla çocukların paylaşılacağı doğruysa her çocuğun birkaç babası, birkaç anası, sayısız kardeşleri olacak demekti. Çok güzel geliyordu bu bana. Herkesin olmak! Nereye gitsem babalar güven verici elleriyle saçlarımı okşayacak, anneler beni göğüslerinde sıkacak, ağabeyler beni köpeklerden koruyacak, ben de kız kardeşlerime göz kulak olacaktım. Köylülerin neden korktuklarına akıl erdiremiyordum doğrusu." 

28 Temmuz 2015 Salı

Hayatta Kalma Güncesi - Doris Lessing

HAYATTA KALMA GÜNCESİ
Orijinal Adı: The Memoirs of a Survivor
Çevirmen: Püren ÖZGÖREN
Can Yayınları
Şubat 2013, 2. Basım
Orijinal İlk Basım: 1974
236 Sayfa

AFD:
    "Hayatta Kalma Güncesi"ni Okunması Gereken Distopik Kitaplar Listesi gibi birkaç listede görmüş tanıtımı ilgimi çekince hemen listeme eklemiştim. Fakat "Hayatta Kalma Güncesi", distopik tarzı sevmemi sağlayan 1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Biz ya da bir Demir Ökçe gibi etkilemedi beni. Doris Lessing distopyada benim aradığım ögeler olan; yönetici ve yönetilenler arasındaki sınırlar, kurallar ve yaşam tarzı farklılıklarına neredeyse hiç yer vermemiş. 

    "Hayatta Kalma Güncesi" bana göre bir distopyadan çok kıyamet senaryosu. Doğal kaynakların tükenmesi sonucunda oluşan kaos ortamına yer verilmiş kitapta. Yöneticilerin daha iyi şartlarda yaşadığı belirtilmiş fakat yöneticilerin geçimini sağlaması için gerekli olan iş gücü kimler tarafından karşılanmakta olduğu, onların nasıl yönetildiğinden hiç bahsedilmemiş. Ben olsam kitap için distopya başlangıcı derim. Kaynaklar yeni tükenmeye başlamış, halk panik halinde yöneticilerin halkla hiçbir ilgisi yok. Yöneticilerin elinde tükenmemiş kaynak var mı? Ne zamana kadar yetecek kaynak var? Onlara kim hizmet ediyor? belli değil. 

     Aslında kitabımız sadece kıyamet senaryosundan oluşmuyor. Erkek egemen bir toplumda kadının mücadelesi, kaos ortamında insanların nasıl insanlıktan çıkabildiğini, değer verdiğimiz varlıkların bir anda nasıl değişebildiği ya da değersizleşebildiği gibi konular oldukça güzel işlenmiş. Benim hayal kırıklığım daha önce okuduğum gibi bir distopya beklediğimden sadece. 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Kaiken - Jean Christophe Grange

KAİKEN
Orjinal Adı: Kaiken
Çevirmen: Tankut GÖKÇE
Doğan Kitap
Temmuz 2013, 30. Baskı
384 Sayfa

AFD:
    Özellikle Kızıl Nehirler ve Leyleklerin Uçuşu ile hayran olmuştum Grange'e. Fakat Ölü Ruhlar Ormanı ve Koloni kitapları hakkında duyduklarım ve en sevdiğim yazarlardan biri olan Glenn Meade'i keşfetmemle, Grange benim açımdan biraz ikinci planda kaldı. Her kitabını merak etmeme rağmen elim bir türlü gitmedi diyebilirim. 

    Baş karakterimiz, saplantılı derecede bir Japonya aşığı olan Başkomiser Oliver Passan. Tabii böyle bir Japonya aşığının eşinin nereli olduğunu da tahmin etmek çok zor değildir herhalde. Kitap Oliver Passan'ın, hamile kadınlarının karınlarını yararak çıkardığı fetüsleri yakan sapık bir seri katili kovalamasıyla başlıyor. Passan katil olduğuna emin olduu kişiyi bir türlü suç üstü yapamıyor ve cinayetler sürüyor. 

  Passan sürekli katili kovalamasına rağmen, bir gün içinde her şey değişiyor ve kovalanan kendisi oluyor. Katil evine kadar girmiş ve açıkça Passan'ı ve ailesini tehdit etmeye başlamıştır. 

  Kitabın büyüsünü bozmamak adına daha fazla ayrıntıya girmiyorum. Fakat gerçekten kitapta çok güzel sürprizler var. Katili mi, olayları mı tahmin etmek zor bilemedim. Bana göre kitabın içeriği adına zorlama gelen birkaç yer dışında, kitabı oldukça sevdim. Polisiye okumayı özlemişim. Siz de farklı tarzda bir polisiye okumak isterseniz, öneririm.

  -Dikkat kitabın içeriği hakkında bilgi içerir-
  Oliver gibi güçlü bir karakterin, umulmadık cinayetleri çözen bir başkomiserin, Naoko'ya geçmişi hakkında neredeyse hiçbir şey sormaması, hatta çocuklarının doğumunda bile Naoko'nun tek başına ülkesine giderek doğum yapmasına izin vermesini çok saçma buldum. Grange, Oliver'ın ne kadar saplantılı bir Japonya aşığı olduğunu, Japonya'da bile artık dinlenmeyen müziklere, uygulanmayan geleneklere olan bağlılığını sürekli vurgulaması sırf bu yüzden diye düşünüyorum. Naoko'nun geleneklerine saygı duyduğundan eşinin kilometrelerce ötede yalnız başına doğum yapmasına izin vermesi kadar saçma bir şey olamaz. Hangi baba buna izin verebilir ve hangi başkomiser Japonya'da doğum yapmaya gidiyorum diyerek Amerika'da doğum yapan eşinin yalanlarını fark etmez.  Kitap maalesef burada benim için inandırıcılığını yitirdi

-"Kaiken"i buradan satın alabilirsiniz.-

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Madde 22 - Joseph Heller

MADDE 22
Orijinal Adı: Catch 22
Çevirmen: Niran ELÇİ
İthaki Yayınları
Mayıs 2010, 2. Basım
Orijinal İlk Basım: 1961
618 Sayfa

AFD:
   Madde 22, Joseph Heller'in 1961 yılında yayınladığı ve neredeyse tüm okunması gereken kitaplar listelerinde adı geçen kült bir kitap.

    Joseph Heller, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika Hava Kuvvetleri'nde bombardıman pilotu olarak bir süre görev yapmıştır. Tıpkı Madde 22'nin kahramanı Yossarian gibi. Yossarian ölmeden eve dönebilmesi için gereken uçuş sayısını tamamlamaya çalışan bir bombardıman pilotudur. Fakat o uçuş sayısını tamamlamaya her yaklaştığında, yukarıdakilere şirin gözükme ve rütbe kapma peşinde olan üstleri uçuş sayısını sürekli arttırmaktadır. Yossarian gerekli uçuş sayısını bir türlü yakalayamamaktadır ama belirlenen uçuş sayısını yakalayan askerler de evlerine geri dönememektedir. Çünkü 40 uçuş tamamlanmaya başlanınca uçuş sayısı 45'e, 45 tamamlanınca sayı 50'ye çıkmaktadır.

   Yossarian bu durumdan oldukça rahatsızdır. Bunun onun savaşı olmadığını ve herkesin kendisini öldürmek istediğini düşünmektedir. Tüm amacı ölmeden evine geri dönebilmektir. Bunun için her yolu dener, fakat önünde çok büyük bir açmaz vardır: Madde 22

   Joseph Heller bu kitapla birlikte İngilizceye yeni bir deyim kazandırmıştır. Herhangi bir kısır döngü durumunu anlatmak için kullanılan: Madde 22  ya da İngilizcesiyle "Catch-22"  Bu kısır döngü durumunun kitapta en güzel işlendiği bölüm ise bence budur:
   Hastanede lisanslı bir psikiyatrist beni muayene etti ve bu onun kararıydı. Ben gerçekten deliyim."
   "Ee?"
  "Nasıl ee?" Doktor Daneeka'nın kavrayışsızlığı Yossarian'ın kafasını karıştırmıştı. "Bunun ne anlama geldiğini anlamıyor musun? Artık beni uçuştan men edebilir, eve gönderebilirsin. Deli bir adamı ölüme gönderemezler değil mi?"
   "Başka kim ölüme gider ki?"

   Madde 22, en basit anlatımıyla; ülkemizde her askerliğini yapanın söylediği "Askerde mantık yoktur." mottosunun işlendiği bir kitap. Tabii Madde 22'de anlatılanları sadece askerlik sınırları içinde düşünmek büyük bir kayıp olur. Mantıklı olarak yapıldığı düşünülen mantıksızlıklar ve bu mantıksızlıkların bir türlü çözülememe durumundan oluşan kısır döngü, maalesef hayatımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır.

  Altı Çizilesi bölümünde yer verdiğim alıntıları da okursanız, Madde 22 sizin de okuma listenize mutlaka girecektir.

-"Madde 22"yi buradan satın alabilirsiniz.-


Altı Çizilesi:
  Biliyorsun, çözüm bu olabilir. -utanmamız gereken bir şey hakkında böbürlenmek. Bu asla başarısız olmayan bir numaradır.

  "İnanmıyorum" diye ağladı kadın, şiddetle gözyaşlarına boğularak. " Ama benim inanmadığım Tanrı iyi, adil, merhametli bir Tanrı. Senin anlattığın gibi kötü ve aptal bir Tanrı değil."
  Yossarian bir kahkaha attı ve kadını bıraktı. Aramızda biraz dinsel özgürlük olsun," diye önerdi nazikçe. "Sen istediğin Tanrı'ya inanma, ben de istediğim Tanrı'ya inanmayayım. Anlaştık mı?"

  Herhangi bir şeyi gerçekten bilmenin yolu yoktu, biliyordu, hattâ herhangi bir şeyi gerçekten bilmenin yolu olmadığını bilmenin bile yolu yoktu.

  Yossarian kadının kucağına para bıraktı -tuhaf, para bırakmak ne kadar çok yanlışı düzeltiyor gibiydi...

  Papaz günah işlemişti ve iyi olduğunu görmüştü. Sağduyu ona yalan söylemenin ve görevinden kaçınmanın günah olduğunu söylüyordu. Diğer yandan, günahın kötü olduğunu ve kötülükten iyilik gelmeyeceğini herkes biliyordu. Ama papaz kendini iyi hissediyordu; kesinlikle harika hissediyordu. Sonuç olarak, mantıksal olarak, yalan söylemek ve görevden kaçınmak günah olamazdı. Papaz, ilahi bir içe doğuş anında, son derece kullanışlı olan koruyucu mantıksallaştırma tekniğini keşfetmişti. Bu bir mucizeydi. Görmüştü ki, ahlaksızlığı erdeme, iftirayı gerçeğe, iktidarsızlığı cinsellikten kaçınmaya, kibir tevazuya, yağmayı hayırseverliğe, hırsızlığı onura, küfürü bilgeliğe, zulmü vatanseverliğe, sadizmi adalete dönüştürmek hiç zor değildi. Bunu herkes yapabilirdi; insanın kafasının çalışması bile gerekmiyordu. Tek gereken, karaktersiz olmaktı.

   Ne iğrenç bir dünya! O gece zengin ülkelerde yaşamalarına rağmen kaç kişinin yoksunluk içinde olduğunu, kaç evin barakalardan ibaret olduğunu, kaç kocanın sarhoş olup karılarını dövdüğünü, kaç çocuğun zulüm gördüğünü, suistimal edildiğini, terk edildiğini merak etti. Kaç aile yiyeceğe para yetiştiremeyip aç kalmıştı? Kaç kalp kırılmıştı? O gece kaç kişi intihar edecek kaç kişi delirecekti? Kaç hamamböceği, kaç ev sahibi muzaffer olacaktı? Kazananların kaçı aslında kaybetmişti, başarılı sanılanların kaçı başarısız, kaç zengin aslında fakirdi? Akıllı geçinen kaç kişi aptaldı? Kaç mutlu son aslında mutsuzdu? Kaç dürüst adam yalan söylemiş, kaç cesur adam korkuya kapılmış, kaç sadık adam ihanet etmiş, kaç aziz yolsuzluk yapmış, itimat gerektiren konumlara sahip kaç kişi para için ruhunu alçaklara satmıştı, kaç kişinin ruhu bile yoktu? Kaç dosdoğru yol aslında çarpıktı? En iyi ailelerin kaçı aslında en kötü aileydi ve kaç iyi insan kötüydü? Hepsini toplayıp, sonra çıkarırsan, geriye sadece çocuklar ve belki Albert Einstein ve bir köşede yaşayan yaşı bir kemancı ya da heykeltıraş kalırdı.

24 Haziran 2015 Çarşamba

Körleşme - Elias Canetti

KÖRLEŞME
Orijinal Adı: Die Blendung
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Sel Yayınları
Ocak 2015, 1. Basım
Orijinal İlk Basım: 1935
565 Sayfa

AFD:
   "Körleşme" uzun zamandır methini duyduğum ve okumak istediğim bir kitaptı. Halil Serkan Öz'ün öğrencilerine önerdiği kitaplar arasında da görünce artık okuma zamanımın geldiğini anladım. Özellikle bir öğrencisinin, Halil Hoca'nın; "Eğer bilmek istersen, diğerleri gibi laylaylom yaşamak istemezsen, söylediğim yazarları okuyun. Ama bilin ki ne kadar çok öğrenirseniz bunları; insanları tanırsınız, toplum sizi dışlar, yalnızlaşırsınız. Bu söylediğim yazarların cenazelerine üç beş kişi gitmiştir, kitapları yasaklanmıştır." cümlesini aktarması giderken bizlere okuyun diye öğütlediği listedeki tüm kitapları bir an önce okuma isteği uyandırdı.

    Körleşme'de Dünyanın en önemli sinologlarından (Çin dili ve tarihi uzmanı) biri olan Profesör Kien baş karakterdir. Prof. Kien, 25 bin kitabıyla birlikte yaşadığı dairesinde, insanlardan uzak münzevi bir hayatı tercih etmektedir. Kitapları en büyük tutkusudur. Kitaplarını biriyle paylaşmak değil, kendi okurken, taşırken yanlış bir şekilde tutup zarar vermesi bile en büyük kabuslarından birisidir. Her gün kitaplarının kaynaklığı aracıyla yaptığı çalışmalarla ününe ün katmaktadır. Fakat onur konuğu olarak davet edildiği hiçbir toplantıya gitmez, hiçbir üniversitenin kürsü başkanlığını kabul etmez. O kendi evinde, dünyasında mutludur. Hiç kimseye ihtiyacı yoktur, sıradan insanlarla (kendisi hariç tüm insanlar) yapılacak küçücük bir konuşmaya bile harcayacak zamanı yoktur.

     Kien'in bu münzevi hayatı temizlikçisi Therese ile değişir. Therese'nin, kitaplarına kendisinden bile daha özenli davrandığını fark eden Kien, böyle bir kadınla evlenmesi gerektiğini düşünür ve evlenir. Fakat Threse'nin planları farklıdır. Therese türlü oyunlarla Kien'i kandırır ve olaylar sonucunda Kien'i kendi evinden atar. Evinden ve kitaplarından başka bir yaşamı olmayan Kien'i dışarıda hiç bilmediği bir hayat beklemektedir. Olaylar bu şekilde başlar ve çok daha can alıcı şekilde devam eder.

     Kitaptaki karakterlerin ortak özelliği; olaylara sadece kendi bakış açılarından bakmalarıdır. Kimse bir olayın kendi düşündüğünden başka bir şekilde olabileceğini aklına bile getirmez. Herkes kendince doğrudur. Tabii bu herkesin kendince doğru oluşu, kimsenin birbirini anlamamasını da beraberinde getirir. Herkes birbirine karşı kördür ve herkes kendi küçücük dünyasında yaşar. Bu da doğal olarak bir kaos ortamı yaratır.

    Körleşme hakkında daha derin bir yazı okumak isterseniz size Eren Arcan'ın "İnsanlığın Körleşmesi" başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

     Son olarak kitabın Türkçe'ye çevrilmesinde Oğuz Atay'ın Ahmet Cemal'e yaptığı emrivaki ricadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Oğuz Atay Körleşme'nin ingilizcesini okur ve çok beğenir. Çevirilerini beğendiği fakat hiç tanışmadıkları Ahmet Cemal'i bulur ve Körleşme'nin ne kadar iyi bir kitap olduğundan bahseder ve bir an önce Almanca aslından Türkçe'ye çevrilmesini ister. Körleşme; Oğuz Atay'ın önerisiyle Türkçe'ye çevrilmiştir.

-"Körleşme"yi buradan satın alabilirsiniz.-


Altı Çizilesi:
  Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.

   Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir. -Konfüçyüs-

  Hata İşlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

  Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.’ -Mong-

   Akıllıların yapmaktan korktukları işlere aptallar saldırır.

14 Haziran 2015 Pazar

Huckleberry Finn'in Maceraları - Mark Twain

HUCKLEBERRY FINN'İN MACERALARI
Orijinal Adı: The Adventures of Huckleberry Finn
Çevirmen: Bülent O. DOĞAN
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
2014
Orijinal İlk Basım: 1884
367 Sayfa

AFD:
  "Huckleberry Finn'in Maceraları"nı okumaya başladığımda ilk olarak "Tom Sawyer'ın Maceraları adlı kitabı okumadıysanız beni tanımazsınız" cümlesiyle karşılaştım. Bu cümlede kitabı kapatıp yıllar önce küçük bir çocukken okuduğum "Tom Sawyer'ın Maceraları"nı ne kadar hatırlıyorum diye düşündüm. Bir kaç bölüm hariç pek bir şey hatırlamadığımı fark edince "Tom Sawyer'in Maceralarını" tekrar okudum. Sonra gönül rahatlığıyla kitaba geçtim. Meğer kitabın ilk cümlesi; "Tom Sawyer'ın Maceraları adlı kitabı okumadıysanız beni tanımazsınız, ama ziyanı yok" diye devam ediyormuş :) Olsun kitabı okudukça iyi ki "Tom Sawyer'in Maceraları"nı tekrar okumuşum diye düşündüm. Sizlere de naçizane tavsiyemdir; benim gibi "Tom Sawyer'in Maceraları"nı pek hatırlamıyorsanız ilk başta onu okuyun.

   Hucklebery Finn, mahallenin evsiz çocuğudur. Ortalıkta bir baba dolaşmasına rağmen, Huckleberry, bu içki ve kumar düşkünü babanın pek de umurunda değildir. Huckleberry, Tom ile birlikte "Tom Sawyer'ın Maceraları" kitabının sonlarında buldukları parayla artık zengin olmuştur. Parası bankaya yatmış, iyi kalpli Bayan Douglas onu evlat edinmiştir. Bayan Douglas'ın evinde; yumuşacık yataklarda yatıyor, her öğün en güzel yemekleri yiyor ve her gün banyo yapıp tertemiz oluyor. Yaşıtı bir çocuğun nasıl imkanları varsa Bayan Douglas aynı imkanları kendi çocuğuymuş gibi sevdiği Huckleberry'e sunmaya çalışır. Fakat Huckleberry bu temiz ve düzenli hayatı sevmemiştir. Sürekli olarak evden kaçmaya başlar. Babası da Huckleberry'nin bankada çok fazla parası olduğu öğrenince onunla birden ilgilenmeye başlar. Olaylar gelişir. Fakat asıl macera Huckleberry'nin, -kendisini ailesinden ayırıp uzak bir yere satmayı düşünen- sahibinden kaçan köle Jim ile karşılaşmasıyla başlar. Jim ve Huckleberry Missisipi nehrinde bir sal üzerinde maceralar yaşamaya başlarlar.

   Hucleberry Finn'i bugüne kadar hâlâ okumadıysanız daha fazla ertelemeyin derim. Çocuklarınıza ise mutlaka bir an önce okutun. Ben bu maceraları çocukken okumayı ve Huckleberry'nin izinde kendi maceralarımı hayal etmeyi çok isterdim.

    

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Demir Ökçe - Jack London

DEMİR ÖKÇE
Orijinal Adı: The Iron Heel
Çevirmen: Levent CİNEMRE
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ağustos 2014, 2. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1908
320 Sayfa

AFD:
   Blogumuzda bir ilk; Misafir yazar. Bu sefer Demir Ökçe'nin yorumunu kitabı birlikte okuduğum sevgili arkadaşım Erman yapacak.

ERMAN:
   Kitap okuma gruplarının kitap seçimleri bizi tatmin etmediği için uzun zamandır AFD ile beraber kitap okuma planımız vardı. Ancak ikimizin de okumadığı kitabı bulmak biraz zaman aldı ve sonunda Martin Eden'ı severek okuduğumuz için Demir Ökçe'de karar kıldık. Kitabı bitirdikten sonra AFD beni 'blog'da misafir edeceğini ve bir yorum yazmamı istedi. Kişisel sayfasında birkaç satır kitap yorumu yazan biri için stresli bir başlangıç ve doğal olarak bana göre biraz uzun bir yazı oldu. Umarım beğenilir.

   Distopik kitaplara özel bir ilgim var. Bu kitabı da hem distopik bir eser olduğu söylendiği için hem de Jack London'ın diğer bir kitabı olan Martin Eden'dan çok etkilendiğim için okumaya karar verdim. Dolayısıyla kitabı değerlendirirken diğer distopik eserlerle ve Martin Eden'la karşılaştıracağım.

   Öncelikle Everhard, Martin Eden'a göre daha bilge ve ayakları yere basan sağlam bir karakter. Aynı şekilde aşık olduğu kız da tam Jack London'ın istediği şekilde müesses nizama onunla beraber karşı çıkıyor. Martin Eden'da olduğu gibi burada da ana karakter, fiziksel özellik olarak yazara benziyor. Bu açılardan bakıldığında kitap -bize distopik olarak tanıtılsa da- aslında Jack London'ın kişisel bir ütopyası diyebiliriz. (Everhard'ın her ortamda özgüvenle konuşması, konjonktürü iyi okuması ve sevdiği kadının onun istediği tepkileri vermesi vs.)

   Bunun yanında bizlere sosyalist bir bakış açısı kazandırıp artı değeri çok basit bir şekilde anlatsa da kitap klasik anlamda bir distopya değil maalesef. Ayrıca kitapta anlatılan distopik! sistemin yerine kurulan yeni düzenden çok bilgi paylaşılmamış, dolayısıyla yazarın kafasındaki ideal düzenin nasıl bir şey olduğuna dair pek bilgimiz yok.

   Hülasa, edebi açıdan çok harika bir kitap olmamakla beraber (sistemi eleştiren bir propaganda kitabı gibi) okunması gereken, sistem eleştirisi akıllıca ve cesurca yapılmış, ana karaktere hayran olduğum bir kitap benim için. Jack London okumaya devam ediyoruz.

   
AFD:
  Bu güzel yorumun üzerine çok şey söylenemez. Sadece benim de kitabı çok sevdiğimi ve kesinlikle önerilecek kitaplarımın arasına girdiğini belirtmek isterim.

13 Mayıs 2015 Çarşamba

Açlık - Knut Hamsun

AÇLIK
Orijinal Adı: Sult
Çevirmen: Behçet NECATİGİL
Varlık Yayınları
Şubat 2015
Orijinal İlk Basım: 1890
158 Sayfa

AFD:
  Açlık; Knut Hamsun denilince akla gelen ilk kitap. Romanın kahramanı; geçimini sağlamak adına kısa süreli işlerde çalışan fakat bu işlerde pek dikiş tutturamayan bir kişidir. Aslında yazar olmak ister. Fakat yazdıkları ona geçimini sağlayacak kadar para kazandırmamaktadır. Kelimenin tam anlamıyla "açlık" çekmektedir. Bazen cebinde kuru ekmek alacak parası olmayan kahramanımız kaldığı odaların paralarını ödeyemediği için bazı gecelerini bankların üzerinde geçirmek zorunda kalır. Yaşadığı büyük açlıktan dolayı sağlığının bozulmasına, saçlarının dökülmesine, elinde neyi var neyi yok her şeyi rehin bırakmasına rağmen kahramanımız asla bir düşkün, bir dilenci gibi gözükmek istememiş, kimseden karşılıksız bir yardım beklememiştir. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen gururunu kaybetmemiştir. Günlerce aç dolaşırken kendisine el açan bir dilenciye para veremediği için kahrolmuştur. Bu durum onun için yaşadığı açlıktan çok daha fazla onur kırıcıdır. Kitabımızın kahramanı aslında açlıktan çok onuru kaybetmemekle baş etmeye çalışmıştır.

  "Açlık" otobiyografik bir eser. Knut Hamsun "Açlık"ı birebir yaşayarak yazmış. Kitabın çevirmeni Behçet Necatigil önsözde kitabın yazım aşaması ve yayımlanışını  şu şekilde aktarmış;
  "Vapur, Kristiania'ya  gelip de, bir gün sonra Kopenhag'a gitmek üzere demirleyince Knut Hamsun, karaya çıkmadı. Önce Kopenhag'a gitmeye karar vermişti; Kristiania'dan, bu şehirde geçirdiği acı günlerin anısından ürküyordu. Geceydi, küpeştede oturuyor, güvertede huzursuz gezinip duruyor, limandaki ışıklara bakıyordu. Birden bir sıtma nöbetine tutuldu sanki. Açlık sayıklamaları, belleğini bir zamanlar nasıl bastırmışsa, yine öylesine güçlü, kuşatıyordu işte. Elinde bir kurşunkalemi, bir kâğıt parçası ile satırları yazdı:Bir roman doğuyor

  'Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiania'da aç acına sürttüğüm günlerdeydi... Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık, merdivenleri inip çıkmaya başlamıştı insanlar...'

  Bir büyülenmişlik içinde kâğıtları üst üste yığıyor, görüntüler birbirini izliyordu. Kopenhag'da bir çatıaltı odası kiraladı ve yazmaya devam etti. Yine aç kalıyor, ama bu sefer bunun neye yarayacağını, niçin olduğunu biliyordu: Açlık romanıydı yazdığı.

  Yazdığı bölümleri Politiken gazetesi yazı işleri müdürlerinden Edvard Brandes'e götürdü. Brandes, bu karşılaşmayı sonradan şöyle anlatıyor: 'Ondan daha düşkün bir başka insan pek az görmüşümdür! Düşkünlüğü elbisesinin yırtık pırtık oluşundan ötürü değildi yalnız. Ya o yüzü! Müsveddeyi geri veriyordum kendisine, çok uzundu. Ama birdenbire kelebek gözlüğü gerisinde gözlerini, gözlerindeki ifadeyi gördüm. Geri çeviremezdim, hiçbir şey diyemedim!'

  Brandes, okudukça daha derinden etkileniyordu. Kitabı evine götürmüş, bütün gece okumuştu. Gözden dergilerden Ny Jord'a verdi bu sayfaları; şaşırtıcı, çarpıcı eserin dergide basılmasını sağladı. Açlık romanından parçalar, böylece ilkin 1888'de, yazarın adı verilmeyerek, bu dergide yayınlanmış oldu..."

  Açlık'ı sevdim, bana çokça Jack London'un Martin Eden'ını anımsattı. Martin Eden'ı da çok sevmiştim. Açlık'ı sevmemin en büyük etkenlerinden biri gerçek olması, ikincisi ise yaşadığı tüm şartlara rağmen bir adamın onurunu koruma mücadelesi. Kitaplığımda, mutlaka önerilecek kitaplar arsına giren Açlık'ı, okumayanların mutlaka okumalarını öneririm. Gerçek bir hayat mücadelesi...

10 Nisan 2015 Cuma

Olur Böyle Boktan Şeyler - Rick Springfield

OLUR BÖYLE BOKTAN ŞEYLER
Orijinal Adı: Magnificent Vibration
Çevirmen: Özlem ÖZARPACI
Parodi Yayınları
Mart 2015, 1. Baskı
324 Sayfa

AFD:
   "Olur Böyle Boktan Şeyler" direkt ismiyle ilgi çekmeyi başaran bir kitap. Kitap; kahramanımız "Horatio"nun bir kitapçıda denk geldiği kitabın, ilk sayfasında yazan numarayı aramasıyla başlar. Öylesine yaptığı bu aramanın sonucunda karşısına çıkan kişi, Tanrı'dır. Bu duruma şaşıran "Horatio" ne yapacağını bilmez bir durumda kekelerken bu ilk şaşkınlığının, kitabın sonraki sayfalarında onu bekleyen olaylara nazaran, hiç bir şey olmadığının farkında değildir. Evet "Horatio" Tanrı'yla konuşuyor, fakat bu Tanrı bizim tasvir ettiğimizden çok farklıdır. "Horatio"nun seçilmesinde de bir sebep vardır.

   Kitap, ilk bakışta ismiyle bize eğlenceli bir zaman geçireceğimizi vaat ediyor. Eğer çok katı bir şekilde düşünmüyor, farklı bakış açılarındaki görüşleri okumak sizi rahatsız etmiyorsa bu kitaptan kesinlikle zevk alacaksınız. Kitabın sadece Tanrı'yla konuşma esprisine dayanarak ilerlemediğini özellikle belirtmek isterim, olayların akışıyla; düşüneceğimiz, sorgulayacağımız ve "Nereye gidiyoruz biz?" diyeceğimiz bölümler de var. Kitabı okuduktan sonra cevaplanacak bir sorum var. Acaba kitabın kahramanlarından biri de siz olsaydınız, hangi yolu seçerdiniz?

30 Mart 2015 Pazartesi

Son Tanık - Glenn Meade

SON TANIK
Orijinal Adı: The Last Witness
Çevirmen: Ali Cevat AKKOYUNLU
Kırmızı Kedi Yayınları
Kasım 2014, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 2014
436 Sayfa


AFD:
  Son günlerde okuma hızımın düştüğünü fark edince en sevdiğim yazarlardan biri olan Glenn Meade'e sığındım. Tabii ki Meade beni yine yanıltmadı. "Son Tanık"ı iki günde bitirdim. Glenn Meade'in diğer kitapları gibi "Son Tanık" da oldukça sürükleyiciydi.

  1940'lı yıllarda Nazilerin yaptığı soykırım tüm ülkelerce lanetlenmişken, Bosna Soykırımı; 50 yıl sonra Avrupa'nın göbeğinde, 24 Ekim 1945'te kurulmuş ve "dünya barışını, güvenliğini korumayı" görev edinmiş Birleşmiş Milletlerin gözü önünde, 1992-1995 yılları arasında yaşanmıştır. 

  "Son Tanık"ta; tüm dünyanın seyirci kaldığı bu soykırım anlatılıyor. Yugoslavya'nın parçalanmasından sonra Bosna'da, Sırpların masum insanlara yaptıkları işkenceler ve tecavüz kamplarında yaşananlar anlatılıyor. 

  Kitabımızın kahramanı Carla Lane; Henüz 12 yaşındayken "Şeytan Tepesi" diye adlandırılan tecavüz kampına kapatılmış ve oradan sağ olarak kurtulmuştur. Yaşadığı büyük travmadan dolayı geçmişini, Bosna'da yaşadıklarını hatırlamamaktadır. Amerika'da güzel bir hayatı vardır. Bu güzel yaşam eşinin öldürülmesiyle son bulur. Eşinin neden öldürüldüğünü ve geçmişini araştırmaya başlayan Carla, hiç bilmediği bir karanlıkta yolunu bulmaya çalışmaktadır.

  Okuduğum tüm Glenn Meade kitapları gibi bu kitabı da kesinlikle öneriyorum. Yalnız Bosna'da yaşananlar beni rahatsız ettiği gibi sizleri de oldukça rahatsız edecektir. Ağlamaya, lanet okumaya ve insan olduğunuzdan utanmaya hazır olun...

Altı Çizilesi:
   Hukuktan ve hukukçu olmaktan nefret ediyordu.
  Mesleğin samimiyetsizliğinden, fırsatçılardan ve dolandırıcılardan nefret ediyordu. Hukuka önem veren düzgün avukatlar tanımıştı, ama çoğunluk müvekkillerinin suçlu mu yoksa masum mu olduğuyla hiç ilgilenmeyen kiralık silahşörlerdi. Böyleleri ipotek danışmanı gibi elinizden tutar ve çeki alana dek en iyi dostunuz olurlar.

   Bir ebeveyn çocuğunun rehinesidir. Çocuklar, kendi çocukları olana kadar bir anne veya babanın onları korumak için hayatlarını feda edeceğini anlayamaz.

   Kötülük içimizde yanan iyilik ışığını nasıl yok edebilir?
   Nasıl edebilir?
   Dünyada küçücük bir mumun ışığını boğmaya yetecek kadar bile karanlık yokken.


26 Mart 2015 Perşembe

Ölümden Beter Yaşamlar - İlker Aksoy

ÖLÜMDEN BETER YAŞAMLAR
İLKER AKSOY
Sel Yayıncılık
Ocak 2014, 1. Baskı
318 Sayfa

AFD:
   "Ölümden Beter Yaşamlar" İlker Aksoy'un ilk kitabı. Bunu; kitap biter bitmez "İlker Aksoy'un diğer kitaplarını da okumalıyım" diyerek kendisini ve yazdıklarını araştırmaya çalıştığımda öğrendim. Kitabı gerçekten çok beğendim, bir ilk kitap içinse "Ölümden Beter Yaşamlar" oldukça iyi.

  Kitabın konusu; 80'lerde dünyayı değiştireceğine inanmış olan gencecik insanların, onurlu mücadelelerinin sonunda, yaşadıkları tüm zulümlerden sonra günümüzde hiçbir şeyin değişmediğini acı bir şekilde fark etmesi ve yaşamlarını sürdürebilmek adına değiştirmek istedikleri bu düzende var olmaya çalışmaları anlatılıyor. Kimi düzene ayak uydurmak için kendini değiştirmiş, kimi ise ne yaparsa yapsın bu yaşama alışamamış. Kimi kişiliğinden vazgeçmiş, kimi benliğinden...

   "Ölümden Beter Yaşamlar" kaybetmiş iki farklı insanın, Âdem Ziya ve Diler'in hikayesi. Ve onların hikayesi etrafında kaybedenlerin, hayata yenik başlayanların hikayesi.


Altı Çizilesi:
  Kadın hayvanın hamlesinden kaçmaya çalışırken elindekilerle birlikte geriye attı kendini. Ancak dengesini kaybederek sendeledi, yüksek topuklarının üzerinde bir anlığına hareketsiz kaldı, sonra Şişli'de doğum, kız lisesinden mezunşyeti, Moda'da düğünü, Bomonti'de apartmanı, Maltepe'de fabrikası, biri rahmetli iki kocası, biri kız üç evladı ve altmış dört yaşının heybetiyle yere yıkıldı.

Utanmış taklidi yaparak sırıttım.
Benim için hayat, rol yaptığım bir piyesten ibaret olmaya başlamıştı iyice.

  Arkamdan babam yaklaşıyor. Elini omzuma koyuyor. Yanıma çöküyor. Fotoğrafları gösteriyorum. Bir piknik fotoğrafını alıyor eline. Şöyle bir bakıyor.
  "Şimdi bütün gün kavga dövüş," diyorum.
  "Hayat kavga dövüş zaten."
  "Huzur yok," diyorum.
  "Eskiden var mı zannediyordun?" diyor. "Çocukluk bitti artık. O zamanlar her şey güzel gelir insana. Çünkü neler olup bittiğini bilmezsin etrafında. Sonra... Öğrenirsin... Ne kadar çabuk öğrenirsen o kadar iyi olur."

  Eskiden nasıl birisiydim unuttum.
  Şimdi ise kötü bir insanım.
  Bundan gurur duymuyorum. Ama utanmıyorum da. Dünya'ya iradem dışında geldim. Zihnimi gördüklerim, duyduklarım doldurup şekillendirdi.Kabahati kim bende bulabilir ki aklımdan geçenler için?

  Hepimizin amacı en fazla hazzı elde etmek değil mi bu ölümlü dünyadan.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...