OkuduklarımıZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OkuduklarımıZ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2019 Salı

Anılı Kitaplar Serisi - Altan Öymen

ALTAN ÖYMEN
ANILI KİTAPLAR
Bir Dönem Bir Çocuk
Değişim Yılları
Öfkeli Yıllar
... Ve İhtilal
Umutlar ve İdamlar
ALTAN ÖYMEN
Doğan Kitap



AFD:
     Altan Öymen ile tanışmam yıllar önce bir Ankara gezisinde oldu. Mâlum Çanakkale'de bir iki sahaf var onlarda da bulunan kitaplar sınırlı, biz de eşimle ne zaman İstanbul, Ankara ya da Bursa'ya gitsek sahaf sahaf dolaşırız. O gün elimiz kolumuz kitap dolu Adilhan Pasajı'nda gezerken yanımıza bir teyze yaklaştı, ayak üstü kitaplardan sohbet ettik. Tam ayrılırken "Yakın tarihi anlamak için Altan Öymen okuyun" dedi. Ben de o an notlarımın arasına aldım Altan Öymen ismini. O zaman "Ve İhtilal" adlı kitabı yeni çıkmıştı ama ben ne bu kitabın bir serinin parçası olduğunu ne de Altan Öymen'in donanımlı geçmişini biliyordum.

   Yakın tarih konusunda eksiklerim olduğunun farkındaydım, bu konuda okumalar yapmak istiyordum. Teyzemizin tavsiyesine de uyarak Altan Öymen'i ve kitaplarını araştırarak ilk kitabı Bir Dönem Bir Çocuk'u aldım. İyi ki o gün teyze bizi bulmuş ve muhabbet etmişiz.

     Altan Öymen bir dönem CHP genel Başkanlığı da yapmış olan gazeteci kökenli bir siyasetçi. Şu an için beş kitap olan serisi, Anı kitapları olarak geçiyor. Öymen bu seride 1930 yıllardan başlayarak hem kendi hayat hikayesini hem de o dönemlerdeki Türkiye’yi ve Türkiye’yi etkileyen tüm Dünya gelişmelerini anlatıyor.

    Altan Öymen CHP'li dediğim için, tüm olaylara sol görüşüyle bakıp o şekilde okura empoze etmeye çalıştığını düşünmeyin sakın. Çünkü Altan Bey, anlattığı tüm olayları farklı görüşten kesimlerin anılarıyla, farklı gazetelerle hatta meclis tutanaklarıyla destekliyor. Bana göre oldukça tarafsız bir şekilde yakın tarihimizi anlatmış.

   Yakın tarihimizi merak edenler için çok güzel bir başlangıç serisi. Altan Öymen’in bu seride yararlandığı kaynak kitaplardan ilgimi çekenleri de daha fazla araştırma yapmak için not aldım. Vakit buldukça onları da okumak istiyorum.

23 Aralık 2016 Cuma

Gölge - Ahmet Naç

GÖLGE
Karanlıktan Korkma "çocuk"
AHMET NAÇ
Doğan Kitap
Kasım 2016, 1. Baskı
238 Sayfa


AFD:
   Ezberbozan öğretmenden, ezborbozan kitap.

   Bilmiyorum Ahmet Naç'ı duydunuz mu? Ben ilk olarak haberlerde karşılaştıktan sonra adını bir daha unutamadım. Neredeyse tüm konuşmalarını, öğrencileriyle yaptığı tüm etkinliklerini izlemişimdir.

Belki bu fotoğraf hatırlamanıza yardımcı olur.

   Ahmet Naç, İstanbul Esenler'de sıradan bir ilköğretim sınıfını güzel bir şekilde yeniden dizayn edince neredeyse tüm haber bültenlerinde yer almaya başladı. Fakat bu Ahmet Öğretmen için şaşırtıcı bir durumdu. O sadece yapması gerekeni yapmıştı. "Sınıfınıza neden kitaplık yaptınız?" gibi sorularla karşılaştı. O ise bir sınıfta kitaplık olmasından daha doğal bir şey olmadığını düşünmekte ve bu düşüncelerini uygulamaktaydı.

   Ahmet Öğretmeni asıl kalplere kazıyan ise aşağıda paylaştığım TEDX konuşması olmuştur. Kaç defa izlediğimi bilmiyorum ve daha kaç defa izleyeceğimi... Siz de izlemediyseniz mutlaka izlemelisiniz.

   Gelelim kitabımıza; Gölge'nin çıkacağını ilk duyduğumda çok şaşırdım. Ahmet Öğretmenin kitap yazacağını nedense hiç düşünmemiştim. O hep anlatsın, konuşsun yeterdi bana. Ama o yine yeterle yetinmemiş daha fazlasını yapmış. :)

   Gölge'yi okumaya başlamadan önce bence Ahmet Öğretmenin öğrencileriyle hazırlayıp sunduğu Çanakkale gösterisini (A'sar 1915) izlemelisiniz. Çünkü kitap bu gösteri ile oldukça bağlantılı.

   Ahmet Öğretmen, sıradan bir sınıftaki sıradan öğrencilerle neler başarılabileceğini her geçen gün seviyeyi daha da yükselterek gösteriyor.

   Gölge bir başucu kitabı; öğretmenler, öğrenciler, idareciler, veliler, anne ve babalar için. Ben Milli Eğitim Bakanı olsam öğretmenlik mesleğini seçen herkese ve tüm velilere bu kitabı ücretsiz olarak dağıtırım. Tabi, amacım daha iyi eğitim almış bireyler yetiştirmekse...

   Ahmet Öğretmen hepimizin, güya daha iyi eğitim adına yaptığı yanlışları sıralamış kitabında. Öğretmeninden öğrencisine, veliden idarecisine, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan kitap yayıncılarına kadar. Sistemin çarklarının neden sağlıklı bir şekilde dönmediğini hiç korkmadan anlatmış, bu çarpık sistemin sorumlusu olan herkese iyi bir ders vermiş.
 
   Şu an Ahmet Naç, her yere konuşmacı olarak çağrılabilir. her özel okul kendi öğretmeni olsun diye şu an kazandığı paradan çok daha yüksek meblağlar sunabilir. Ahmet Öğretmen artık etliye sütlüye karışmadan rahatlıkla yaşayabilir. Ee o zaman bir dur artık, insanları kızdıracak şeyleri bu kadar kolay söyleme. Gücün yanında ol, keyfine bak değil mi?
  Değil! Çünkü onun izini takip ettiği bir Gölge var. O Gölgenin izinde yapıyor her ne yapıyorsa ve kitabında da bizlere Gölgeyi bir defa daha anlatıyor, hiç anlatılmayan bir tarzda.

   Adını unutturmaya çalışsalar da Gölgesi bile yetiyor "adam" olana.
   Yaşayamadıklarım değil, yaşadığım ne varsa onlar beni ben yapacak. Yaşamak istediklerimi tek tek bana vererek...

 Kendi ülkene bak! O milyonlar her şeye yön veriyor, verecek. Ahlaksızlığı, tecavüzü, adaletsizliği,yenilen kul hakkını, hırsızlığı, saygısızlığı, tahammülsüzlüğü nasıl açıklayacağız?

   Kendi çocuğunu dünyanın en özel çocuğu sanan, paranoyak anne babalarla yeni nesil sizin eseriniz! Ne kadar gurur duysanız az!

 Önemli olan çok okumak, çok şey öğrenmek değil... Ufkun genişlemeden bir adım ileriye gidemezsin.

   Doğru iletişim... Tüm o saçmalıkların yerine eğitim fakültelerine ilk önce bu dersi koymak gerek!

 "Bence okullarda yapılan en büyük hata, çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile korkuyla bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım kadar fark vardır." -Stanley Kubrick-

   Diyorlar ki, "Dünyayı mı değiştireceksin? Dünyayı değiştirmek çok zordur, bir ütopya bu." Ama dünya bu kadar aptalken hiç zor değil inan bana. 

   Eğitimde çağ yakalamak küçük bir hedef. Şu andaki benim reddettiğim, kabul etmediğim bir seviye. Sınıfımda istemem. Aslolan çağı yakalamak değil, tüm dünyaya çağ atlatmaktır. Tüm dünya çocukları için...

   Bu ülkede yüzde 99'u domuz eti yemeyen Müslümanların yüzde kaçı kul hakkı yer? Yalan söyler? Hırsızlık yapar? Gıybet eder? Kötü söz söyler? İftira atar? Komşusuna kötü davranır, umursamaz?

13 Şubat 2016 Cumartesi

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin

MÜLKSÜZLER
Özgün Adı: The Dispossesed
Çevirmen: Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU
Metis Yayınları
Aralık 2014, 14. Basım
İlk Basım: 1974
335 Sayfa

AFD:
   Neredeyse her "Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar" listesine adını görsem de, bir bilim-kurgu kitabı olduğunu düşündüğümden hep uzak durdum Mülksüzler'e. Özellikle kitaplar konusundaki beğenilerine güvendiğim arkadaşım Erman'ın sürekli okumam için Mülksüzleri önermesi, "Düşündüğün tarz bir bilim-kurgu değil, daha çok distopya- ütopya tarzı" demesi ve son olarak da "Ben tekrar okuyacağım, birlikte okuyalım" önerisiyle Mülksüzlere başladım. Teşekkür ederim Erman, sen olmasan Mülksüzler sürekli okuması ertelenen bir kitap olacaktı.

    Mülksüzler Erman'ın da söylediği gibi klasik bir bilim-kurgu kitabı değil. Zaten ülkemizde de uzun yıllar bilim-kurgu kategorisine dahil edilmemiş. Bilim-kurgu ögesi olarak sadece, hikayenin bilinmeyen bir dünyada gerçekleşmesini söyleyebiliriz. Kitabın geri kalan kısmında ise, ütopik ve distopik ögelerle sistem eleştirisi yapılıyor. 

   Kitabımız Urras adındaki bir gezegen ve onun uydusu Anarres'te geçiyor.  Urras, Dünyamıza çok benziyor. Farklı ülkelerin yer aldığı, savaşın, açlığın ve haksız zenginliğin hüküm sürdüğü yaşam tarzıyla bize çok da uzak olmayan bir gezegen. Anarres ise verimsiz topraklara sahip, üzerinde yaşayanların geçimini zar zor sağladığı bir gezegendir. Fakat Anarres'te anarşizmin en güzel örneği uygulanmaktadır. Anarşizmin ilk kuralına bağlı kalınmış, hiç bir şekilde bir devlet ya da otorite kabul edilmemiştir. Herkes doğduğundan itibaren aldığı eğitimle kendi özyönetim anlayışını kazanır. Mülkiyet yoktur her şey herkesindir ve hiç kimse hiçbir şeye sahip değildir.

   Anarres, normalde insanların yaşadığı bir gezegen değildir. Urras'ta yaşanan devrim sonrası devrimin asıl yüzü Odo ve yanındakilere (Odocular) Anarres'te yaşamaları teklif edilmiştir. Odocular  da Anarres'te istedikleri anarşizme kavuşmuşlardır.

  Kahramanımız Shevek, Annares'te doğmuş bir fizikçidir. Shevek'in Anarres'ten ayrılıp Urras'a giden ilk kişi olması ile olaylar başlayacaktır. Bu diğer dünyayı ziyaret işine herkes olumlu bakmamaktadır. Peki Shevek Atalarının terk ettiği Urras'ta nasıl karşılanacaktır? Anarşizmden başka yönetim şekli bilmeyen Shevek, Urras'ta neler yaşayacak, neler görecektir? Peki, Anarres'e geri dönebilecek midir? Bu soruların cevabı Mülksüzlerin sayfalarında. 

  Unutmadan Mülksüzler'in 1975'te bilim-kurgunun en büyük iki ödülü Hugo ve Nebula'yı da aldığını söyleyeyim. Bu önemli ödülleri kazanan Mülksüzler, sıradan bir roman, bilim-kurgu ya da distopya kitabı değil. Mülksüzler kendimizi, yaşamımızı, dünyamızı yeniden sorgulamamızı sağlayacak bir başyapıt.  Mülksüzler kesinlikle her okurun okuması gereken bir kitap.

Altı Çizilesi:
  Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.

 "Öğrencilerinin anarşist olmamalarını mı bekliyorlar?" dedi. "Gençler başka ne olabilirler ki? En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin!"

 Bu öğrenciler çok iyi eğitilmişlerdi. Zekaları keskindi, her şeye hazırdılar. Çalışmadıkları zamanlarda dinleniyorlardı. Bir dizi başka zorunluluk yüzünden köreltilmiyorlar, dikkatleri dağılmıyordu. Bir gün önce görev sıraları gelip çalıştıkları için yorulup sınıfta uyuklamıyorlardı. Toplumları onları istek, kafa karışıklığı ve endişeden tamamen uzak tutuyordu.
  Neyi yapmakta özgür olduklarıysa ayrı bir sorundu. Shevek'e onların zorunluluklardan uzak tutulma özgürlüğüyle, inisiyatif kullanma özgürlüklerindeki eksiklik aynı orandaymış gibi geliyordu.
  Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu, Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında bir makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi.

  Feodal dönemde aristokratlar oğullarını üniversiteye göndererek Üniversite üzerinde üstünlük taslamaya çalışıyorlardı. Bu günlerde ise durum tersine dönmüştü: Üniversite insan üzerinde üstünlük sağlıyordu. Shevek'e gururla İeu Eun'da verilen burslar için rekabetin her yıl arttığını, bunun da kurumun gerçek demokrasisini kanıtladığını anlattılar. "Kapıya bir kilit daha asıp adına demokrasi diyorsunuz," dedi. 

  "Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun."

 "Aslında hiç düşünmemek her zaman daha kolay. Şirin, güvenli bir hiyerarşi bulup yerleş. Değişiklik yapma -onaylanmama tehlikesine düşme- iş arkadaşlarını rahatsız etme. Yönetilmeye izin vermek her zaman en kolay şey."

  "Anarres'te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri
görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!"

  Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki, görmezden gelen göz.

  Onlarla pazarlık etmeyi düşünmüştü; ancak çok saf bir anarşistin düşünebileceği bir şeydi bu. Birey
Devlet'le pazarlık edemezdi. Devlet güçten başka bir para tanımaz: Üstelik parayı da kendisi basar.

  Adalet güç kullanılarak elde edilemez!

  Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemiz. Sevgi değil. Sevgi akla boyun eğmez, zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığınız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir.

  Özgürlüğümüz dışında hiçbir şeyimiz yok. Size kendi özgürlüğünüzden başka verecek bir şeyimiz yok. Bireyler arasında karşılıklı yardımlaşma dışında hiçbir yasamız yok. Hükümetimiz yok, yalnızca
özgür birlik ilkemiz var. Devletlerimiz, uluslarımız, başkanlarımız, başbakanlarımız, şeflerimiz, generallerimiz, patronlarımız, bankerlerimiz, mülk sahiplerimiz, ücretlerimiz, sadakalarımız, polislerimiz, askerlerimiz, savaşlarımız yok. Başka da pek fazla şeyimiz var sayılmaz. Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres'se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.

26 Ocak 2016 Salı

Örümcek Ağındaki Kız - David Lagercrantz

ÖRÜMCEK AĞINDAKİ KIZ
Özgün Adı: Det Som İnte Dödar Oss
Çevirmen: Ali ARDA
Pegasus Yayınları
Ekim 2015, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 2015
514 Sayfa


AFD:
  Stieg Larsson kitaplarıyla henüz blogumuz yokken 2011 yılında tanışmış, üç kitabı da bir çırpıda okuyup bitirmiştim. Kitaplar bittikten sonraki tek temennim; henüz 50 yaşında, asansörü bozuk bir binanın 7. katına merdivenleri kullanarak çıkarken geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda eden Stieg Larsson'un geride bıraktığı notlarında 10 kitap olarak düşlediği serinin devamı niteliğinde birşeyler bulunması ve bir gün yeni kitapların piyasaya sürülmesiydi.

 "Örümcek Ağındaki Kız" ismini duyduğumda çok heyecanlandım. Hemen kitap hakkında araştırmalara başladım. Larsson'un ailesi bugüne kadar çok sayıda yazardan seriyi devam ettirme teklifi alsa da hiçbirini kabul etmemişler. En sonunda David Lagercrantz aileyi ikna edebilmiş. Fakat internette okuduklarıma göre Larsson'un yarısından fazlasını yazmış olduğu 4. kitabın taslağı, 30 yıl hayatını paylaşmış olduğu sevgilisi Eva Gabrielsson'un elinde. Larsson ve Gabrielsson resmi olarak evli olmadığından kitabın yayın hakları ise Larsson'un ailesinde kalmış. Böylece ortaya büyük bir kriz çıkmış.

    Eva Gabrielsson'un, 4. kitabın yayınlanmasına itiraz eden en büyük isim olması şaşırılmayacak bir durum tabii ki. Elinde 4. kitabın taslağı olmasına rağmen, yayın hakkı yok ve aile ortada var olan taslağa rağmen başka bir yazarın 4. kitabı yeni baştan yazmasına izin veriyor. Gabrielsson. “Ölmüş bir yazara yapılacak şey değil bu. Bence üçleme olduğu gibi kalmalıydı. Ben okurları düşünüyorum. Eski bir dost haline gelen şahane bir yazarla tanıştılar. Şimdi onlara ‘eski dostunuz gitti ama size kör bir randevu veriyoruz bununla mutlu olun deniyor.” diyerek fikrini açıkça belirtiyor. Bu eleştiriler sadece Gabrielsson'dan gelmiyor. Bu durumun yanlış olduğunu ve Lagercantz'ın kitabın hakkını veremediğini düşünen çok sayıda eleştiri okudum.

  Tüm bu eleştirilere rağmen ben kitabı okuyunca ne hissettim? Açıkçası Lisbeth Salander'ı, Mikael Blomkvist'i, Milennium'u ve bu heyecanı özlemişim. Ben okurken oldukça keyif aldım. Seriyi okumamın üzerinden 5 yıl gibi bir süre geçmiş olmasının bunda ne kadar etkisi var? Acaba tüm kitapları yeniden okusam Larsson ve Lagercrantz arasındaki farkı ben de hisseder miyim? bilemiyorum.

   Kitabımızın konusuna gelelim. Sansasyonel haberleriyle gündem olan ve dergisi Milennium'u ayakta tutmayı başaran Mikael Blomkvist, yıllardır etkili bir haber yakalayamamış, bu durum Milennium'un başarısını oldukça etkilemiştir. Milennium çağa ayak uyduramamış bir şekilde, hayatta kalmaya çalışmaktadır.  Lisbeth Salander ise üçüncü kitapta anlatılan dava sürecinden sonra ortalıkta görünmemektedir. Blomkvist bile Lisbeth'den haber alamıyordur. Derken ortaya insanzekasından üstün zekaya sahip bilgisayar teknolojisini hayata geçirmeye çalışan Frans Balder çıkar. Bu teknolojiyi kendi adına kullanmak isteyen karanlık güçler Balder'ı öldürüp bilgisayarlarını çalar. Balder'ın katilini gören tek bir kişi vardır. O da, Balder'ın, zihinsel engeli olduğu bilinen ve hiç konuşamayan oğlu August'tur.

   Balder öldürülmeden önce basına konuşmak ister ve Blomkvist'i arar. Balder'ın teknolojisini çalmak isteyenler, Lisbeth'in de düşmanı çıkınca o da olaya karışmış olur ve heyecan kaldığı yerden devam eder.

20 Ocak 2016 Çarşamba

Katip Bartleby - Herman Melville

KATİP BARTLEBY
Özgün Adı: Bartleby The Scrivener
Çevirmen: İlknur ÖZDEMİR
Kırmızı Kedi Yayınları
Mart 2015, 3. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1853 
75 Sayfa

AFD:
   "Katip Bartleby", "Moby Dick" ile ismine çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz Herman Melville'in 1853 yılında yazdığı sıradışı bir öykü. 

    Hikaye, Wall Street'te bulunan bir mühürdarlık (noter) bürosunda geçer. Büroda iki katip ve getir götür işlerine bakan bir genç çalışmaktadır. Aynı zamanda hikayenin anlatıcısı da olan büronun patronu, işlerin yoğun olduğunu düşündüğünden yeni bir katip almak için ilan verir. Bu iş ilanına kahramanımız, ya da anti kahramanımız Bartleby başvurur.

   Bartleby işe alınır, çok da iyi çalışmaktadır. Patronunun Bartleby'in çalışma şekli hakkındaki ilk izlenimi olumludur. "İlk başta, Bartleby inanılmaz miktarda yazı yazdı. Uzun zamandır yazı yazmak için yanıp tutuşmuşçasına belgelerime saldırıyordu. Hiç durup dinlenmedi. Gece gündüz çalıştı, gün ışığında, mum ışığında da yazı yazdı." Fakat bir gün patron yazılan bir belgenin doğru kopya edildiğinden emin olmak için Bartleby'den iki belgeyi karşılaştırmasını ister ve o meşhur söz Bartleby'in ağzından dökülür: "Yapmamayı tercih ederim." 

 Bu paragraftan itibaren kitap hakkında daha ayrıntılı bilgi vereceğimden, kitabı okumayanların bu kısmı okumamalarını tercih ederim. :)

    Hikayemizin Wall Street'te geçtiğini belirtmiştik. Yani kapitalizmin kalbinde; çalışmanın esas olduğu, işini iyi yapmayanın bir anda hiç olduğu, maaş, yetki ya da yükselme adına gönüllü kölelik yapılan günümüz tabiriyle beyaz yakalıların yuvasında bir mühürdarlık bürosundayız. Büromuzda ilk başta, anlatıcımız (işveren-patron) dahil 4 kişi bulunmaktadır. Hiçbirinin ismini bilmiyoruz, patron dışındakilerin takma isimleri var. Katiplerden biri Hindi, diğeri ise Kerpeten. Büroda getir götür işlerini yapan gencin adı ise Zencefil.

   Hindi; 60 yaşlarında bir İngiliz. Öğlene kadar bütün işlerini gayet normal bir şekilde yaparken. Öğleden sonra suratı bir hindi gibi kızarır ve hareketlerinde bilinmeyen bir telaş başlar. Öğleden sonra yaptığı bütün işlerde bu telaşın izleri görülür, mürekkep lekeli evraklar, gürültülü çalışma ve bitmeyen bir sinir harbi. Hindi bunu isteyerek yapmasa da öğleden sonra yaptığı tüm işler noksan, varlığı ise büro için huzursuzluk vericidir. Yine de öğleden önce büyük bir hızla yaptığı işlerden dolayı büronun vazgeçilmez bir üyesidir.

   Kerpeten ise; Hindi'nin tersine sabahları asabi ve huysuz biri iken Öğleden sonra gayet normal bir çalışan olarak tüm özverisiyle çalışmaktadır. Bu iki karakter tam olarak birbirini tamamlamaktadır. Biri öğleden önce biri öğleden sonra özveriyle çalışır ve işleri yürütürler. Zencefil ise büroda her denileni yapan, hiçbir şeye itiraz etmeyen ve verilen bu işleri severek yapan 12 yaşında bir gençtir. Bu genci tamamlayan karakterimiz de sonradan işe giren Bartleby olacaktır.

  Melville, bazı eksi yönleri de olsa işlerini en iyi şekilde yapan bu kişilere, hatta patrona bile bir isim vermemişken Bartleby gerçek bir isme sahiptir.

  Bartleby'in, işe alındığında görülmemiş bir özveriyle çalıştığını belirtmiştim. Sonradan patronunun yazıları karşılaştırma isteğine "Yapmamayı tercih ederim" diye cevap vermiş, karakterini ortaya koymaya başlamıştı. Ben ilk "Yapmamayı tercih ederim"de Bartleby'in kendi iş tanımı dışında hiçbir şey yapmak istemediğini düşünmüştüm. Aldığı maaşı hak edecek işi, kusursuz bir şekilde yaptığından ekstra olarak bir iş yapmamak istemesi bana gayet doğru gelmiş ve bunu patrona direkt olarak söylemesini de takdir etmiştim. Fakat hikaye tahmin ettiğimden daha farklı yönde devam etti. "Yapmamayı tercih ederim" cevabı patronu oldukça şaşırtır, bir çalışanının kendisine bu şekilde tepki veremeyeceğini düşündüğünden Bartleby'in kendisini anlamadığını ya da yanlış anladığını düşünerek isteğini Bartleby'e tekrar tane tane anlatır. Aldığı cevap aynıdır. "Yapmamayı tercih ederim."

   Patron aldığı "Yapmamayı tercih ederim" yanıtlarına rağmen Bartleby'i işten çıkarmaz onu anlamaya ve onunla baş etmeye çalışır. Fakat Bartleby işin dozunu kaçırmaktadır. Bir süre sonra yazı yazmamayı tercih eder. Bütün gün boş boş oturmaktadır. Diğer çalışanlar işlerini yaparken Bartleby'in boş oturması kabul edilemez. Patronun işyerine gelen arkadaşları ya da müşteriler de bu garip durum karşısında şaşırıp kalırlar. Patrona Bartleby'in işten çıkarılması adına yapılan baskı günbegün artmaktadır. Patron bir yandan Bartleby'den kurtulmak isterken bir yandan da ona karşı bir acıma duygusu beslemektedir. Bir gün Bartleby'in işyerinden hiç çıkmadığını geceleri orada kaldığını öğrenir. Tüm gün hiçbir şey yapmadan boş boş duvarları izleyen Bartleby gece de büroyu kendi evi gibi kullanmaktadır.

  Patron tüm acıma duygusuna rağmen, Bartleby'e hakkettiğini, fazlasıyla verip işten ayrılmasını ister. Fakat Bartleby gitmez. Patron onu polise şikayet etmek yerine daha iyi bir çözüm bulur ve bürosunu taşıyarak Bartleby'den kurtulur. Ya da öyle düşünür, eski iş yerinin bulunduğu binanın sahibi Bartleby'in bürodan çıkmadığını ve Bartleby'in sorumluluğunun onda olduğu belirtene kadar. Patron dayanamaz ve Bartleby'in yanına gider ona yeniden iş teklif eder, başka iş kolları önerir ve son olarak evinde kalması için evine davet eder. Fakat aldığı cevap aynıdır: "Hiçbir değişiklik yapılmamasını tercih ederim."

 Bartleby'in bu katı tavrı üzerine bina sahibi Bartleby'i polise şikayet eder ve Bartleby hapse atılır. Bartleby orada da yemek yememeyi tercih eder ve hayatı son bulur.

 Kitabın sonunda Bartleby'in geçmişi hakkında bilinen tek bilgi okuyucuya aktarılmış. Bartleby Washington'da bulunan Sahipsiz Mektuplar Bürosu'nda çalışmış ve yönetim değişikliğiyle işine son verilmiştir.

 Hızımı alamadım bütün kitabı anlattım :) Ben Bartleby'in Sahipsiz Mektuplar Bürosu'ndaki mektuplarla hayata tutunduğunu, kendisinin de o mektuplar gibi sahipsiz, kimsesiz olduğunu düşünüyorum. Kimsesiz Bartleby, sahipsiz mektuplarla buluşup kendine yeni bir dünya yaratmış yaşamaktayken, birden işine son verilir. Bartleby yine de varolmaya çalışır bir iş bulup hayatını devam ettirmek istemektedir. İlk başlarda her şey normal giderken, Bartleby mektupların olmayışının bıraktığı boşluğu yeni işiyle dolduramaz ve artık çalışmamayı  hatta hiçbir şey yapmamayı tercih eder. Sunulan önerilerin hiçbiri ilgisini çekmemektedir, aslında yaşamak ilgisini çekmemektedir. Anlık bir intihar cesaretini kendisinde bulamadığından yavaş yavaş sonuna, amacına yaklaşan bu intihar yöntemini seçmiştir. Hapishaneye atıldığında yemek yemeyi kesmesi ise intiharını bir nebze hızlandırmış ve Bartleby hayattaki tek amacına ulaşmıştır.

  Bartleby bana şu soruyu sormamı sağlıyor; günümüz dünyasında yapmamayı tercih edebilir miyiz? Patronumuzun, müdürümüzün bize verdiği bir işi yapmamayı tercih edebilir miyiz? Özel sektörde kesinlikle edemeyiz çünkü bir işveren ne olursa olsun itiraz istemediğinden bu cevabı aldığı kişiyi direkt işten çıkarır. Devlette ise müdür/yönetici o cevabı aldığı kişiye elinden geldiğince zorluk çıkartır. Çünkü o mevkiye ulaşana kadar hatta ulaştıktan sonra bile, bir üstüne kendisi haklı olsa bile itiraz etmediğinden, o mevkiye hak kazanmış ve koltuğunu korumuştur. Bu sebeple kendisine itiraz edilmesi gibi bir durumu kesinlikle kabul edemez. Herkes kendi gibi olmalıdır. Özellikle günümüzde...

  Yapmamayı tercih edemiyoruz çünkü; geçimimiz sağlamalıyız, evimize ekmek götürmeli çocuklarımıza güzel bir gelecek sunmalıyız.

  Katip Bartleby'i mutlaka tanımanızı tercih (tavsiye) ederim.

Altı Çizilesi:
 Bartleby, varsayımların değil, tercihlerin adamıydı.

  İnsanlar kıskançlık uğruna cinayet işlemişlerdir ve öfke uğruna ve nefret uğruna ve bencillik uğruna ve ruhsal gurur uğruna; ama ben hiçbir insanın yek diğerini sevme uğruna şeytani bir cinayet işlediğini duymadım. Demek ki, daha iyi bir neden bulunamıyorsa, özellikle öfkesi burnunda kişilerde, kişisel çıkar herkesi iyilikseverliğe ve hayırseverliğe yönlendirmelidir.

  Gelin görün ki dar görüşlü kişilerin bitmeyen uzlaşmazlıkları, sonunda daha yüce gönüllü olanların en iyi kararlarını bile yıpratır.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig

BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU
Özgün Adı: Brief Einer Unbekannten
Çevirmen: Ahmet CEMAL
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Ağustos 2012, 1. Baskı
Orijinal İlk Basım: 1922 
62 Sayfa

AFD:
   Kitabı bitirir bitirmez anlıyorum ki; Stefan Zweig ne yazmışsa okumalıyım. "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu", "Satranç"tan sonra okuduğum ikinci Zweig kitabı. "Satranç"ı çok beğenmiştim, "Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu"nu ise Satranç'tan daha fazla beğendim. Zweig'e hayran olmamak elde değil.

  Bir gün, tanınmış roman yazarı R'ye, göndereni belli olmayan bir mektup gelir. R mektubu okumaya başlar başlamaz merakı bir kat daha artar. Çünkü mektubun hitap kısmında sadece "Sana, beni asla tanımamış olan sana" yazmaktadır. Kitabın içeriği hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Kitabı merak etmem için, bana bu kadarı yetmişti. Size de yeteceğinden eminim.

  Kitabın kesinlikle önereceğim kitaplar arasında olduğunu da söyledikten sonra, sözü kitabın çevirmeni ve kitabı daha da değerlendiren Sonsöz'ün sahibi Ahmet Cemal'e bırakıyorum.
  "Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Bu, her okurun tek başına cevap vermek zorunda olduğu bir soru ve kanımca hiç de kolay olmayabilir; çünkü Zweig’ın bu metin aracılığı ile insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa çıkmış olması ve bu yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması gibi bir ihtimal de var."
Altı Çizilesi:
  İnsan, ölümün gölgesi üzerine düşmüşse eğer, artık yalan söylemez.

  Bir tel gibi gergindim ve varlığının ona her dokunuşuyla tınlıyordum. Hep senin etrafındaydım, hep gergin ve hareketliydim; ama sen beni ancak cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla senin saatlerini sayıp ölçen, yollarında sana duyulmayan nabız atışlarıyla eşlik eden ve senin acele bakışlarının saniyelerin tik taklarının ancak milyonda birinde yöneldiği saatin yayının gerginliğini hissettiğin kadar hissedebiliyordun.

  Fakat sen kimsin ki benim için? Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?

  Ölmem sana acı verecek olsaydı eğer, o zaman ölmezdim.


9 Ocak 2016 Cumartesi

Zorba - Nikos Kazancakis

ZORBA
Özgün Adı: Βίος και Πολιτεία του Αλέξη Ζορμπά
NIKOS KAZANCAKIS
Çevirmen: Ahmet ANGIN
Can Yayınları
1982, 5. Baskı
(Orijinal İlk Basım 1946)
404 Sayfa



AFD:
   Zorba, 20. yüzyılın en önemli Yunan düşünürlerinden biri olduğu bilinen Nikos Kazancakis'in en ünlü eseri.

    Zorba'da; kitap bir yazarın gözünden bize aktarılmış. Yazarımız; okuyan, düşünen, hayatı sorgulayan bir kişidir. Etrafındakiler tarafından kendine "kağıt faresi" adı takılacak kadar okuyup yazmaktadır. Yazar daha rahat düşünebilmek için çevresinden uzaklaşmak ister ve Girit'te bulunan bir linyit madenini satın alır. Onu Girit'e götürecek gemiyi beklerken, yanına biri yaklaşır ve "Beni de Girit'e götürür müsün?" der. Bu soruyu soran kişi; kitaba adını veren Alexis Zorba'dır. Yazarımız Zorba'yla bu şekilde tanışır ve onunla Girit yolculuğuna başlar.

   Yazarımız Buddha'yla ilgilenmektedir, sorularının cevabını Buddha'da aramaktadır. Fakat aradığı cevaplar tesadüfen karşılaştığı Zorba'dadır. Zorba'nın yaşam felsefesi, yazarı oldukça etkiler. Zorba hiç okula gitmemesine rağmen yazarın yıllarca kitaplarda aradığı cevapları bulmuş ve iç huzura kavuşmuştur.

  Acaba "Zorba"yı okuyunca aynı huzura biz de kavuşabilecek miyiz? Zorba'nın içine işleyen Hüseyin Ağa'nın sözleri bizde de bir etki bırakabilecek mi?  "Aleksi" dedi, "Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.'

   Kitabın içeriği hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Çünkü burada yapmak istediğim kitabın bir özetini çıkarmak değil, naçizane hedefim kitabı okumayanların, kitap hakkında kısa bir bilgi alıp okumak için daha fazla heyecanlanmasını sağlayabilmek.

  Uzun zaman, Zorba'nın gerçek bir kişi olup olmadığı tartışılmış, yıllar sonra Kazancakis bir röportajında Zorba'yla tanıştığını söyleyerek, Zorba'nın bir hayal ürünü olmadığını açıklamış.

  “Sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?” diye sorar Patron. “Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyordum, yazmaya vaktim yok da ondan. Bazen dünya, bazen kadın, bazen şarap, bazen santur... Onun için, şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanım yok. Böylece de dünya, kâğıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşayanların vakti yok; vakti olanlar ise sırları yaşayamıyorlar.” 
  Her ne kadar Zorba'nın yazmaya vakti olmasa da, Kazancakis herkesin karşısına bir Zorba'nın kolay çıkmayacağını bildiğinden, bu ilginç insanı tanımaktan mahrum kalmayalım diye Zorba'nın hikayesini kağıda dökmüş. Bize kalan, Zorba'nın hiç sevmediği kağıt farelerinden biri olan Kazancakis'in onu anlatan satırlarını okuyup, Zorba'yla tanışmak.

 


Altı Çizilesi:
  Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.

  İnsanları rahat bırak, patron, gözlerini açma! Çünkü açarsan ne görürler? Ellerinin körünü! Onun için bırak, kapalı kalsınlar da, hayal göredursunlar!”

  Sık sık benimle alay ederek öğrencim olduğunu söylersin. Ben ise, gerçek hocanın borcu ile kazancının ne olduğunu pek iyi bildiğim için bundan yararlanırım. Gerçek hoca, öğrencisinden öğrenebileceği her şeyi öğrenmeli, gençliğin ne yöne gittiğini anlamalı, o da ruhunu oraya doğru yöneltmelidir.

  Hayat bir şimşektir, çabuk gel, gel ki yetişesin!

 Her insanın kendi deliliği vardır; bana da öyle geliyor ki, en büyük delilik, bir deliliğe sahip olmamaktır.

  Bir zamanlar diyorum ki: Bu Türk’tür, bu Bulgar’dır ve bu Yunan’dır. Ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağma ettim… Neden? Çünkü bunlar Bulgar’mış ya da bilmem neymiş… Şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: Hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! Yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle demekteyim: Bu iyi adamdır, şu kötü. İster Bulgar olsun, ister Rum, isterse Türk! Hepsi bir benim için. Şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. Ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım. Ulan , ister iyi, ister kötü olsun be! Hepsine acıyorum işte… Boş versem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. Nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek… Hey zavallı hey! Hepimiz kardeşiz be… Hepimiz kurtların yiyeceği etiz…

  Sır! diye mırıldandı, büyük sır! Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü, oturup sana işlediğimiz cinayetlerle yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağına özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!..

- "En çok sevdiğin yemek hangisidir babacığım?"
- "Hepsi, hepsi oğlum. şu yemek iyidir, öbürü kötüdür demek büyük günahtır."
- "Neden? Bir seçme yapamaz mıyız?"
- "Hayır efendim, yapamayız."
- "Ama neden?"
- "Çünkü aç olan başka insanlar var."

  "Hayır özgür değilsin" dedi. "Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var, gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun.

  Anlıyorsun, anlıyorsun ya, seni bu yiyecek. Anlamasaydın mutlu olurdun. Neyin eksik senin? Gençsin, paran var, aklın var, sağlamsın, iyi adamsın, Hiç bir eksiğin yok. Tanrı kahretsin yalnız bir tane var, dedik ya; delilik.

28 Aralık 2015 Pazartesi

Elveda Güzel Vatanım - Ahmet Ümit


ELVEDA GÜZEL VATANIM
AHMET ÜMİT
Everest Yayınları
Aralık 2015, 1. Baskı
558 Sayfa


AFD:
  Yorumlarımı okuyanlar bilir, Ahmet Ümit kitaplarını çok severim. Çünkü, Ahmet Ümit'in kitaplarını yazarken büyük bir emek harcadığını biliyorum, sadece kurgusal bir cinayet romanıyla yetinmez Ahmet Ümit, o cinayeti çözmeye çalışırken bize alt metinde tarihimizi anlatır, günümüz olaylarına bakış açısıyla da romanına renk katar.

  Ahmet Ümit kitaplarından ilk olarak Sis ve Gece'yi okumuştum. Sis ve Gece'den sonra elime hangi romanı geçerse okumaya başladım. Son yazdıklarını ise gözüm kapalı aldım, zira Patasana, Beyoğlu Rapsodisi ve Kavim gibi çok beğenerek okuduğum romanlardan sonra Ahmet Ümit benim için ne yazsa okurum yazarları arasına girdi.

 Ahmet Ümit kitaplarında genellikle; çözülmesi zor bir cinayet, karakterler arasında yaşanan güzel bir aşk hikayesi ve Ahmet Ümit'in bize asıl aktarmak istediği, tarihimiz olur. Cinayet ve aşk, kitabın sürükleyiciliği için gereklidir. Fakat "Elveda Güzel Vatanım"da çözülmesi gereken herhangi bir cinayet olmamasına ve bana göre Ester ve Şehsuvar Sami'nin aşk hikayesi de çok etkileyici olmamasına rağmen kitap sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Çünkü "Elveda Güzel Vatanım" tarihimizin en önemli dönemlerinden biri olan Cumhuriyet öncesi Osmanlı'da, İtthihat ve Terraki fedaisi Şehsuvar Sami'nin yaşadıklarını anlatıyor. Bu yaşanılanlar da bana yeteri kadar heyecan verici geldi.

  "Elveda Güzel Vatanım"ın çıkacağını duyduğum andan itibaren kitapla ilgili neredeyse tüm bilgilere kulağımı kapadım. Ahmet Ümit'in çok güzel bir eser ortaya çıkaracağına inanıyordum. Bu inançla, kitabın içeriği hakkında gereğinden fazla bilgi alıp kitabın vereceği keyfi azaltmak istemedim. Kitap hakkında tek bildiğim, İtiihat ve Terraki dönemini anlatmış olmasıydı. Bu bilgi kitabı sabırsızlıkla beklemem için artı bir sebep oldu. Çünkü tarihimizi roman şeklinde okumayı seviyorum  ve İttihat ve Terraki dönemi okullarımızda sadece bir iki cümleyle geçilen bir dönem, okulda öğrendikleriyle "Bu dönemi iyi biliyorum" diyebilecek bir kişi çıkabileceğini sanmıyorum. Kitabın sayfaları arasında ilerledikçe 31 Mart Olayı, Bab-ı Ali Baskını gibi önemli olaylar hakkında sadece üstün körü bilgilerim olduğunu fark ettim. Tarih kitapları, araştırmaları da okumama rağmen benim için bir romandan öğrendiğim bilgiler, tarih kitabından öğrendiğim bilgilerden daha kalıcı oluyor. Belki de bu yüzden Ahmet Ümit'in romanlarını bu kadar çok seviyorum.

   "Elveda Güzel Vatanım" kesinlikle önereceğim kitaplar arasındadır. Fakat bir polisiye, bir cinayet romanı okuyayım diyerek "Elveda Güzel Vatanım"ı elinize alıyorsanız sıkılabilirsiniz. Tarihi bir roman okumak isteyenler için ise doğru bir tercih olacaktır. İyi okumalar dilerim.

"Elveda Güzel Vatanım" Tanıtım Filmi


Altı Çizilesi
  Devletin derinlikleri, toprağın derinliklerinden daha karanlıktır...

   Kazanmaktan çok haklı olmak, güçlünün değil, kaybedenin yanında, mazlumla birlikte olmak. 

  Bu topraklarda bir felaket var Şehsuvar. Sanki suyla değil, kanla beslemişiz tarlaları, sanki güneş değil, vahşi bir ışıkmış günümüzü aydınlatan, bizi emziren annelerimiz memelerinden süt değil, öfke akmış... Öyle acımasız, öyle sert, öyle merhametsiz... Başka türlü neden bulamıyorum bu katliamlara, bu vicdansızlıklara, bu gaddarlığa... O millet, bu millet de değil benim derdim. hepimiz Osmanlı'ydık işte, al birimizi vur ötekine.... Ama adım gibi eminim, bu topraklarda bir kötülük var, her geçen gün biraz daha büyüyen, mani olunamaz bir kötülük...

  Ne para ne kadın, bence ahlakın baş düşmanı iktidar. Ahlaktan yoksun iktidar makamı, ya hırsız yapar insanı ya da soysuz. ne yazık ki insanoğlu iktidar denilen o büyük kudretle başa çıkmayı henüz başaramadı, bundan sonra başaracağı da kuşkuludur.

  Hep öyle yapmaz mıyız zaten? Anne baba söz konusuysa, onları hiç önemsemeyiz. çünkü fedakarlıklarını ve sevgilerini hep yanımızda bulacağımızı biliriz. Ancak kaybettiğimizde anlarız kıymetlerini.

  En mühim mücadele, fikirle yapılandır, şiddet eninde sonunda uygulayana dönen bir bumerangdır.

  Herkesin aynı yalana inanıyor olması, onu hakikat yapmaz.

18 Aralık 2015 Cuma

Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli

KONSTANTİNİYYE OTELİ
ZÜLFÜ LİVANELİ
Doğan Kitap
Mayıs 2015, 78. Baskı
Orijinal İlk Baskı: Mayıs 2015
476 Sayfa

AFD:
   İlk çıktığı günden beri okumak istediğim bir kitap "Konstantiniyye Oteli". Zülfü Livaneli'nden bugüne kadar Engereğin Gözündeki Kamaşma, Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm, Mutluluk, Leyla'nın Evi ve Son Ada'yı okudum ve hepsini çok beğendim. Bir kendini bilmez, Serenad'ın sonunu söyledi diye çok istememe rağmen onu okuyamıyorum. Sonunu unutmayı bekliyorum :)

  "Konstantiniyye Oteli"nin tanıtım yazısında "Cümbüş" kelimesi kullanılmış, belki de kitabın tek kelimelik özeti bu: "Cümbüş".
  İstanbul'un en gözde yerlerinden birine çok lüks bir otel açılıyor. Ülkenin en önemli yüzleri bu açılışa davetli, davetliler arasında büyük bir kibir yarışı, kim kimden daha değerli? Ve bu davetin emekçileri de orada tabii ki; otel çalışanları. Hatta otelin altında bulunan ölüler; yüz yıllık, bin yıllık ölüler de bu cümbüşe dahil. Tüm bu topluluğun yaşadıkları, hissettikleri, söylemek istedikleri, varolma sebepleri, umutları, düş kırıklıkları... Kısacası farklı insanlar, farklı yaşamlar üzerinden hayatın ve Türkiye'nin eleştirisi.

  Bir ana karakterin üzerinden gelişen, yan karakterlerle zenginleşen bir roman değil elimizdeki. Her bölümde farklı bir karakter gelip başrole yerleşiyor. Aslında bir ana karakter var: "Zehra" fakat "Zehra" sanki sadece kitabın roman havasını korumak için yaratılmış bir karakter gibi. Öykü kitaplarında kullanılan "Çerçeve Öykü" tekniğindeki, tüm öyküleri birleştiren o öykü gibi Zehra'nın anlatıldığı bölümler.

 "Konstantiniyye Oteli"ni okurken sürekli Sunay Akın kitapları geldi aklıma. Sunay Akın kitaplarında olan ve genelde çoğumuzun gözünden kaçan o küçük detaylar, o detayların öyküleştirilerek okuyucuya aktarılması gibiydi "Konstantiniyye Oteli"nin bölümleri. Her bölümde hayata, insanlığa ya da İstanbul'a dair farklı bir detay yakalanmış ve okura aktarılmış.

 "Konstantiniyye Oteli"yle bir kez daha Zülfü Livaneli'nin gözlemlerine, eleştirel bakışına, edebiyatına hayran oldum. Bana göre başucu kitabı olabilecek nitelikte bir kitap. Altını çizdiğim bölümleri okursanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu kitaptan sonra tek diyebileceğim; "Zülfü Livaneli ne yazsa okurum." olacaktır. Siz de okuyun Livaneli'yi ve okutun. Bu bakış açısına kesinlikle ihtiyacımız var.



Altı Çizilesi:
  Türk basını çoktan beri düz yazıyla şiiri bileştirmiş, her cümleyi ayrı bir paragraf olarak yazıyor, böylece okur da beyazlığı, boşluğu çok olan kısa cümleleri okuyabiliyor. Noktalı virgüllerle falan bölünen, yön değiştirerek, etken-edilgen konumlara geçen paragraflar ise tedavülden kalkan bir para gibi olmuş. Zaten postmodern dünya; modernitenin feci yanlışlarına karşı koyacağım derken başka bir aşırılığa yuvarlanmış; eğitimi, bilgiyi, insan ruhunun yücelmesini, yazın, estetik gibi temel kavramları düşman belleyip her şeyi ilkel kimlik algısı üstünden okumaya başlamış.

 "Ne de olsa gözünün önünde bir örnek vardı: Her şeyi ve herkesi anlamaya çalışan, dünyayı değiştirmeye kalkmadan önce kendisini değiştirmeye gayret eden, 'eğer bir kavga varsa kusur iki taraftadır' diyerek hayatı ılımlılık olarak anlayan, yani gerçek olamayacak kadar bilgeleşen işçi emeklisi babası."

  "Türkiye'de önemli insanlar değersizdir, değerliler ise önemsiz." -Ernst Reuter-

..."Hadi şu çocuk kaçırma vakasını anlat" diyor, "çok ilginç o." Bu söz üzerine masadaki genç kadınların başları hemen ona doğru dönüyor, çünkü hepsinin oğlansa prens, kızsa prenses sandıkları nasıl olup da böyle bir mucizeyi doğurdukları konusunda hayretten hayrete düştükleri, ufaklıkların her normal sözünü, her davranışını Hazreti İsa’nın mucizesiyle karşılamış müminler gibi gözleri kamaşarak izledikleri küçük çocukları var. Fazla sayıda doktorla, psikologla, şoförle, aşçıyla, piyano, bale, tenis hocalarıyla şaşkına çevirdikleri çocuklarını Amerika’da doğurup gelmişler. Böylece çocuklar Amerikan vatandaşlığı kazanmış ve yarın öbür gün Amerika’ya başkan olmaları yolunda hiçbir engel kalmamış...

...Türklerin ihtiraslarını bilmeyenler bu durma şaşırır belki ama bu ülkedeki hırslı çevrelerin cüret çıtasını ve ruhundaki ölçüsüzlüğü tanıyanlar, Türk'ün teroristinin bile, işe, papa vurarak başladığını bilirller. Ölçü sorunu vardır bu milletin. Bu ülkede görev yapan yabancı diplomatlar "Türklerin çiğnemeyeceği kadar büyük lokma ısırdığını" söylerler. Başbakanları dünyanın en büyük lideri, ekonomileri herkesi hayran bırakacak bir ekonomi, tarihleri kimselerde rastlanmayacak kadar ihtişamlı bir tarih, erkeklerin cinsel gücü bütün Batılı kadınları âşık edecek kadar muhteşem, dürüstlükleri ise göz yaşartıcı cinstendir. Bu son madde, bu kadar dürüst insanla dolup taşan ülkenin nasıl olup da dünya yolsuzluk liginde yüksek bir mevki elde ettiğini açıklamaya yetmez elbette. Çünkü kime sorulursa dürüsttür, namusludur; bu durmda ülkedeki yolsuzluğu Mars'tan gelen yeşil küçük adamlar yapıyordur herhalde.

  Suat Haznedar, o yazısında köyden şehre göç dalgasının başlarındaki Şaban filmleriyle 2000' lerin Recep İvedik filmlerini karşılaştırıyordu.. Yeşilçam el yordamıyla, dönüşümü saptamıştı. Aptal gülüşlü, saf, kentlilerin alay ettiği, kentlilerin karşısında ezilip büzülen, hele onların kızlarına yan gözle bile bakmaya cesaret edemeyen İnek Şaban' dan; önüne gelene posta koyan, vurdu mu deviren, nispeten zenginleşmiş, küstah kentlileri ezen Recep İvedik' e dönüşmesinin öyküsüydü bu ve bir sürü sosyolojik araştırmadan daha sağlam bir gözlemdi. Suat Haznedar gazete yazısında şöyle yazıyordu:
  Bu olayı sadece  bir sinema başarısı olarak değil, toplumun yüzüne tutulan bir ayna olarak görmekte yarar var. Türk toplumu, Recep İvedik' te kendini seyrediyor. Özellikle büyük şehirlerde sokağa çıktığınızda karşılaştığınız on kişinin sekizi ona benziyor. Bu açıdan "toplumsal bir fenomenle karşı karşıyayız!" demek herhalde yanlış olmaz.
  Eskiden Kemal Sunal filmleri çok tutulduğu için, insanın aklına ister istemez Şaban tiplemesi ile Recep İvedik tiplemesini karşılaştırmak geliyor. Şaban, büyük göçün başlangıcında köyden şehre yeni gelen, alçak gönüllü gecekondu mahallelerinde oturan, başını döndüren şehir karşısında köy safiyeti taşıyan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir tipti. Şehrin katakullilerine aklı ermezdi.
  Yüksek binalara bakarken şapkası düşerdi. Gördüklerine hayran olurdu. Karşısına çıkan kızın yüzüne bakarken ağzını toplayamazdı.
  Şaban zamanla şehre alıştı. Oturduğu gecekondunun yerine kaçak bir bina dikti, altına da bir dükkan açtı. Akrabalarıyla birlikte siyasi bir partinin yandaşları arasına girdiği için himaye edildi. Artık kentlilere çekinerek bakmıyordu, eline para geçmişti.
  Kentli kızları aşağılıyor, sokakta karşısına çıkanlara amaçsızca kötülük ediyor, ikide bir 'Haaayt ulan! ' diye bağırıyor, milli maçlardan sonra silah sıkıyordu. Yüzünden o insani gülümseme silinmiş, tam tersine gördüklerini aşağılayan, hakaret eden bir nefret yerleşmişti. Kentin yeni efendisiydi o ve eski efendileri aşağılama hakkına sahipti.
  Böylece Şaban Recep' leşti. Ve Türk toplumu kendi yüzünü Şaban' da değil, bu yeni Recep' te görmeye başladı. Çünkü Şaban' lar hızla azalıyor, Recep' ler ise her geçen gün artıyordu. İstanbul' un 'kodamanlarını' önüne diziyor ve ' Adam olun laaan! ' diye bağırıyordu.
  Bu dönüşümü siyasi bir gelişme sananlar fena halde yanılır. Mesele kültürün değişimidir.
  Belki çoğu kişi için kötümser bir yazıydı ama günlük hayattaki sakin tavrının aksine yazılarında gayet keskin olan Suat Haznedar, her gün görüşlerinin doğrulandığını görüyordu." 

  Şehnaz , herkesin gözü önünde inlemeleri gittikçe hafifleyerek kan kaybından öldü, ancak ondan sonra adam kadını son bir kez öpüp tabancasını attı ve teslim oldu. Daha yürekli kocalar , kadını vurduktan sonra tabancayı kendi şakağına dayayıp intihar ediyordu. Besbelli Yusuf onlardan değildi. Şimdi bir sürü ceza indirimiyle hapse girecek, orada - ağır mahkum, leşi var diye- el pençe divan saygıyla karşılanacak, birkaç yıl yatıp çıktıktan sonra da muteber bir yurttaş olarak hayatına devam edecekti. Belkide daha önce 2 karısını öldürdüğünü hapis yattığını söyleyerek televizyondaki evlenme programına çıkıp yeniden evlenmek istediğini söyleyen yaşlı adam gibi davranacaktı. Adet böyleydi , onlara kader kurbanı deniyor, anlayış gösteriliyordu. Duvara kahrolsun hükumet yazdığı ya da okulda Deniz Gezmiş şiiri okuduğu için anti terör yasasına göre örgüt elemanı gibi gösterilip 30 yıla mahkum edilen gençler,öğrenciler gibi tehlikeli değildi toplum için. O gün ; Türkiye Cumhuriyeti'nde sadece 2014 yılındaki 294 kadın cinayetine bir tane daha eklenmişti.

  "Sözcükler bize, asıl söylemek istediklerimizi gizlemek için verilmiştir." -Talleyrand-

  Büyük romanları her kuşak yeniden filme çeker. Çünkü söz eskimez, görüntü eskir.

  "Bir toplumun müziği bozuldu mu, o toplumun pek çok şeyi bozulmuş demektir." -Konfüçyüs-

  Evliliğe giden yol harcamadan, evlilik ise karı kocanın baş başa verip tasarruf etmesinden geçer.

  Hepsi futbol düşkünü, hepsi iddialı hepsi konuşkan , hepsi zengin ve hepsi kilolu ve hiçbiri kitap okumaz.  Kimi bunu övünerek söyler; kimi de daha terbiyeli sayılabilecek bir tavırla, kitap okuduğunu belirtir ama hemen ekler: Öyle roman moman değil, ciddi kitaplar okurum ben.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Mücellâ - Nazan Bekiroğlu

Timaş Yayınları
Kasım 2015, 1. Baskı
340 Sayfa

AFD:
   Mücellâ'nın yaşamı gibi sıradan bir hayat hikâyesi, ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

  Mücellâ, ülkemizde geçmiş yıllarda kadına biçilen rolün tipik bir örneği; dört duvar arasında yaşayan, büyüklerinin sözünden çıkmayan, bir kadın için dışarının çok tehlikeli olduğu bilincine eriştirilen, tipik bir Türk kadını. O dönemlerde Mücellâ gibi yaşayan kadınların sayısı daha özgür yaşayabilenler diye tanımlayabileceklerimizden çok daha fazlaydı. "Bir kadın için dışarının çok tehlikeli olduğu" cümlesini, ne kadar geçmiş yıllar için kullansam da. günümüz için de bu söz maalesef hâla geçerliliğini koruyor . Ülkemizde minibüse binmenin bile vahşetle sonuçlandığını düşünürsek. :(

  Mücellâ'nın hayat hikâyesi için sıradan, tipik bir örnek dedim. Peki "Mücellâ" sıradan bir kitap mı? Kesinlikle değil. Mücellâ dört duvar arasında yaşayan bir kadın olmasına rağmen, yaşadıkları bu duvarlarla sınırlı değil. Aslında yaşamına giren herkesin hikâyesi, bir nevi Mücellâ'nın hikayesi. Yaşamak istediği hayat, aşklar, duygular, ya da düşünmeye bile cesaret edemeyeceği çılgınlıklar... Mücellâ hepsini kendi hikâyesi gibi yaşamıştı. Onlarla sevindi, onlarla üzüldü ve bu duyguları Nazan Bekiroğlu o muhteşem cümleleriyle bize o kadar güzel anlattı ki, bitmemesini istediğimiz bu güzel hikaye, maalesef tadı damağımızda kalarak bir çırpıda bitti.

  Mücellâ'yı, Mücellâ gibi olanları, hayatının dönüm noktasında cesaretle adım atmaktan çok ailesini, sevdiklerini, geride kalacakları düşünerek o adımı, tüm isteğine rağmen atmama (kesinlikle atamama değil) cesaretini gösterenleri anlatan en güzel cümle, tabii ki kitabın içinden, Nazan Bekiroğlu'nun kaleminden:
  "Hep aynı gözlerle bakardı hayata: Kazalı belâlı yolları kazasız belâsız atlatmayı, eylemekten çok eylememeyi başaranların çorak bakışı. Yaşanmamıştan çıkarılan gururun acı tacı."




Altı Çizilesi:
  Yangından geriye ne hasar kaldığını ancak dumanlar dağılınca anlayacaktı. Yara sıcakken duymamıştı acıyı. Gerçek acı zamanla başlayacaktı.

  Şimdi ey bezirgân, suçu suçluya ödetmeli masuma değil. Bu yüzden ben bir isimden ibaret kalsam bile, ölsem bile, kalsam bile, bir isim bile kalmasa benden geriye. Sen o ismi unutma. Unutmak affetmektendir. Aşkın olduğu yerde açılmaz affın kapıları. Oysa kalbim tanık sen beni affettin.
Ama sen yine de affetme beni ne olursun.
Ne olur bana karşı da bir kırgınlığın olsun.

  Ama sen beni anlama. Bu sayfaları neden yazdığımı şimdi bu mektubun sonuna yaklaştıkça anlıyorum ben de. Suç varsa karşılığında ya adalet ya merhamet olmalı. Sen adaletle hükmet Suna. Suçla beni. Kına. Yargıla. Ayıpla. Ko, azapta kalayım. Ama anlama. Anlamanın sonu merhamet, onun da sonu affetmektir çünkü. Affetme beni.

  Sevda dediğin ne ki? Tarifsiz bir tanışıklık duygusu. Sebepsiz bir gülümseme arzusu. Rüzgâr esti. Mantonun düğmelerini iliklerken sen de bana gülümsedin. Sen bana gülümsediysen bu sana değil bana bir şey katmış demekti.Acaba? Bu ümit bile yetti.

  İyi de affa değer olanı zaten herkes affeder. Asıl af, affa layık olmayanı da affetmek değil mi? Tıpkı vicdan gibi. Onu kaybetmeye en fazla hakkımız olduğu anda koruyabildiğimiz şey değil miydi vicdan?

4 Aralık 2015 Cuma

Tespih Ağacının Gölgesinde - Harper Lee

TESPİH AĞACININ GÖLGESİNDE
Özgün Adı: Go Set A Watchman 
HARPER LEE
Çevirmen: Püren ÖZGÖREN
Sel Yayınları
Kasım 2015, 1. Baskı
(Orijinal İlk Basım 2015)
239 Sayfa


AFD:
  "Bülbülü Öldürmek"i bu sene içinde okumuştum. Tabii ki hemen hemen her okuyana bıraktığı etkiyi bende de bırakmış; en beğendiğim ve her okura tavsiye ettiğim kitaplardan bir olmuştu. "Bülbülü Öldürmek" beni bu kadar etkilemişken, devam kitabının çıkacağı söylentisi yayıldı. Bu söylentiyi duyduğum anda karışık duygular yaşadım. Seviniyordum çünkü; bugüne kadar beni en çok etkileyen karakter olan Atticus Finch'in hikayesi devam edecekti. Üzülüyordum; 55 yıl sonra böyle bir kitap yayınlanmasında "Bülbülü Öldürmek bu kadar tuttu bir devam kitabı yazarsak milyonlarca satarız." anlayışının etkili olabileceğini düşünmüştüm. Bu anlayışla yazılan kitaplardan ne kadar iyi olursa olsun bana samimi gelmiyor.  Neyse ki işin aslı benim düşündüğüm şekilde değilmiş.

  Harper Lee "Bülbülü Öldürmek"i yayınevine gönderdiğinde "Tespih Ağacının Gölgesinde"nin (Go Set A Watchman) orijinal metni de onunla birlikteymiş. O dönem yayıncısı "Tespih Ağacının Gölgesinde"yi basmayı uygun görmemiş. Harper Lee kitabın ortaya çıkma ve basılma süreci hakkında şöyle bir açıklama yapmış;
 “Kitabın özgün kopyasının bugüne dek gelebildiğinin farkında değildim. Sevgili arkadaşım ve avukat Tonja Carter bunu bulunca çok şaşırdım ve memnun oldum. Epeyce düşündükten sonra güvendiğim birkaç kişiye okuttum ve onların kitabın basılmaya değer olduğunu belirtmeleri beni çok sevindirdi. Onca yıl sonra şimdi yayımlanacak olması benim için hem şaşırtıcı hem de onur verici”.

  Kitabımızın içeriğine geçelim artık. Olaylar yine Jean Louise "Scout" Finch'in gözünden anlatılıyor. Fakat namı değer Scout artık büyümüş, 26 yaşında kendi ayakları üstünde duran ve Newyork'ta tek başına yaşayan bir genç kadın olarak karşımızda. Hikaye Jean Louise'in ziyaret amacıyla evine, Maycomb'a dönmesiyle başlıyor. Aradan 20 yıl geçmesine rağmen Maycomb'ta tensel ayrımcılık devam etmektedir. Fakat Jean Louise "Scout" Atticus'dan gördüğü, öğrendiği doğruları hala içinde yaşatmaktadır. Onun için bu tür ayrımcılıklar yoktur, zaten yaşadığı New York'ta da bunlar artık aşılmıştır. Fakat Maycomb farklıdır ve Jean Louise'in Maycomb'ta bıraktığı insanlardan bazıları ise anlayamayacağı biçimde farklılaşmıştır. Halası Alexandra'nın düşüncesine alışıktır, o zaten her zaman ayrımcılıktan yana bir tavır sergilemektedir. Peki o? O nasıl böyle düşünmeye başlamıştır? Nasıl böyle düşünebilir? Jean Louise için bu ev ziyareti beklenmedik bir yöne doğru gitmeye başlamıştır. Bu ziyaretinde öğrendikleriyle başa çıkabilecek midir? Peki O'nunla yüzleşebilecek midir?

   Tespih Ağacının Gölgesinde'de konumuz Bülbülü Öldürmek ile aynı; tensel, ırksal ayrımcılık. Bülbülü Öldürmek'de siyahiler, kaderlerine razı olmuş şekilde, beyazların onlar için çizdiği sınırları aşmayacak bir şekilde yaşamaktadır. Tespih Ağacının Gölgesinde'de ise aradan 20 yıl geçmiştir. Siyahlar artık daha bilinçlidir ve beyazların çizdiği sınırların adil olmadığının farkındadırlar. Sesleri gür çıkmaktadır.

   Tespih Ağacının Gölgesinde'yi okurken zorlandığım zamanlar oldu; Amerikan tarihini pek bilmeyen benim gibi bir okur için bazı bölümlerde anlatılanlar kopukluk yaşamama sebep oldu. Fakat zorlanmamın asıl sebebi sanırım çeviri ile ilgili olan problemlerdi. Çevirmenin kelime seçimleri ve cümlelerinde sanırım hatalar vardı. Sanırım diyorum çünkü, kitabı orijinal dilinde okuyamayacağım için asla emin olamayacağım. Daha önce Püren Özgören çevirisiyle Doris Lessing'in Hayatta Kalma Güncesi'ni okumuş, böyle bir sorunla karşılaşmamıştım. Acaba "55 sene bekleyen okurları bir de biz bekletmeyelim." diyerek basılmadan önce güzelce bir gözden geçirme yapılmadı mı? Kitapta bazı yazım yanlışlarının da bulunması bu teori mi güçlendiriyor gibi. :)

    Sözün özü; ilk olarak Bülbülü Öldürmek'i okumakla birlikte Tespih Ağacının Gölgesinde de kesinlikle öneririm. Okuyalım ve okutalım...


Altı Çizilesi:
  “Her insanın adası, Jean Louise, her insanın bekçisi vicdanıdır. Kolektif bilinç diye bir şey yoktur.”

  “Geriye bakıp, düne, on yıl önceye bakıp o günkü halimizi görmek her zaman daha kolaydır. Zor olan, şu anki bizi görmektir. Bu beceriyi edinebilirsen, yuvarlanıp gidersin.”


23 Kasım 2015 Pazartesi

Çizgili Pijamalı Çocuk - John Boyne

ÇİZGİLİ PİJAMALI ÇOCUK
Orijinal Adı: The Boy in the Striped Pyjamas
Çevirmen: Tülin - Tayfun TÖRÜNER
Tudem Yayınları
Nisan 2015, 18. Baskı
Orijinal İlk Baskı: 2006
205 Sayfa

AFD:
  "Çizgili Pijamalı Çocuk" bugüne kadar okuduğum en etkileyici kitaplardan biri. Kitapta, 2. Dünya Savaşı esnasında Auschwitz Toplama Kampı'nda tanışan 9 yaşındaki iki çocuğun hikayesi anlatılıyor. Çocuklardan biri; Auchwitz Toplama Kampı komutanının oğlu Bruno, diğeri ise toplama kampında esir olarak bulunan Shmuel.

  Hikaye aslında bize, savaşın ne kadar anlamsız olduğunu anlatıyor. Hikayedeki Bruno ile; beyni yıkanmamış, ailesi veya çevresi tarafından kalbine zehir işlenmemiş bir çocuğun gözünde, herkesin masum olduğu, kimsenin ırkına, cinsine ya da rengine göre ayrılmadığını görüyoruz. Bruno'nun gözünde Shmuel, etrafında gördüğü, tanımış olduğu çocuklar gibi sıradan bir çocuk. Kıyafetlerinin biraz kirli olması dışında.

  Hikayemiz Bruno'nun gözünden anlatılıyor, ben de Bruno'nun durumunu anlatarak girdim konuya fakat hikayedeki can alıcı nokta; hiçbirşeyden haberi olmayan Bruno'nun davranışları mı yoksa tüm yaşanılanlardan haberi olan, annesinden zorla ayrılan, küçücük yaşında ölümler, katliamlar gören ve buna rağmen bu katliamların baş sorumlularından biri olan komutanın, kendisine bir dost gibi yaklaşan oğlu ile arkadaş olabilen Shmuel'in tutumu mu?

  Kitabı herkese şiddetle öneririm. Doğduğumuz yeri, ırkımızı ve ailemizi seçemiyoruz, önemli olan etrafımızdaki tüm koşullara rağmen kalbimizi temiz tutabilmek.  Keşke her kalp Bruno'nun kalbi gibi temiz kalabilse ve her kalp tüm yaşadıklarına rağmen Shmuel'in kalbi gibi büyük olabilse...


Altı Çizilesi:
  Bruno hala Shmuel'in elini sımsıkı tutuyordu ve dünyadaki hiçbir şey Bruno'yu onun elini bırakmaya razı edemezdi.

19 Kasım 2015 Perşembe

Muhteşem Gatsby - F.Scott Fitzgerald

MUHTEŞEM GATSBY
Orijinal Adı: The Great Gatsby
Çevirmen: Figen YANIK
Remzi Kitabevi
Nisan 2013, 1. Baskı
Orijinal İlk Baskı: 1925
191 Sayfa

AFD:
  "Muhteşem Gatsby", uzun süredir okumak istediğim fakat nedense adından ve yazarından dolayı uzak durduğum bir kitaptı. Daha önce hiç F.Scott Fitzgerald okumamam ve "Muhteşem Gatsby"nin lise ve üniversitelerde satır satır incelendiğini duymam, sanırım kitabı gözümde çok zor okunan kitaplar kategorisine getirdi. Fakat bu düşüncemin yanlış olduğunu kitap bittikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim.

   Fitzgerald, "Muhteşem Gatsby"de 1920 Amerika'sını anlatmış ve o dönemin yaşam tarzını yani Amerikan Rüyası'nı eleştirmiştir. Kitabın anlatıcısı Nick Carraway, Muhteşem evinde muhteşem partiler veren Jay Gatsby'nin, küçük bir evde yaşayan yeni komşusudur. Nick, bu muhteşem partileri veren Gatsby'i oldukça merak etmektedir. Çünkü, herkes Gatsby'nin adını biliyor, partilerine büyük bir zevkle katılıyor olsa da aslında Gatsby hakkında kimse pek bir şey bilmemektedir. Geçmişi ve servetinin nereden geldiği hakkında farklı söylentiler vardır. Nick yavaş yavaş gerçekleri öğrenmeye başlar, Gatsby'nin bu muhteşem partileri vermesinin aslında tek bir amacı vardır... Kitabı, hiç okumayan bir kişinin okuma zevkini kırmayacak şekilde ancak bu kadar anlatabilirim.

  Kitabı sevdim mi? Klasikleri sevmeme rağmen "Muhteşem Gatsby" beni çok etkilemedi diyebilirim. Bir sonraki sayfayı merakla çevirmedim. Fakat o dönemin Amerika'sını anlatması ve eleştirmesini de göz önüne alırsam "Muhteşem Gatsby" önerebileceğim kitaplar arasında yerini alacaktır.



Altı Çizilesi:
   Çok daha genç ve toy olduğum yıllarda, babamın hiç aklımdan çıkmayan bir öğüdü olmuştu:
 "Birini eleştirmeye niyetlendiğinde," demişti, "yeryüzündeki herkesin senin imkanlarında doğmadığını hatırla, yeter." 

  "Zenginler para, fakirler çocuk yapar."

  "İnsanlar yaşarken onlara yakınlık göstermeliyiz, ölünce değil."

15 Kasım 2015 Pazar

Kalbimde Bir Yara Bozcaada - Tolga Aydoğan

KALBİMDE BİR YARA BOZCAADA
Minval Yayınları
Haziran 2014, 1. Baskı
İlk Baskı: Nisan 2014
224 Sayfa

AFD:
  "Kalbimde Bir Yara Bozcaada" Bozcaada'da bulunan "Kitap Fuarı" adı altındaki kitapçıyı gezerken rastladığım bir kitap. Bozcaada sempatimden dolayı hemen aldım. Aslında severek de okudum.

  Kitabımız; tarihimizin yüz karası olan, 6-7 Eylül olaylarının Bozcaada'ya yansımasıyla başlıyor diyebiliriz. Olaylardan önce hep birlikte huzur içinde yaşadıkları adayı, Rumlara dar eden kalbi bozuk kişiler. Adayı, adalıları, Türkleri ve Türkiye'yi çok sevmelerine karşı adadan ayrılmak zorunda kalan Rumlar. Yüzyıllar boyunca dost olarak yaşadıkları Rumların, evlerini kendilerine emanet ederek adadan ayrılışlarını gözyaşlarıyla izleyen Türkler ve yarım kalan dostluklar, aşklar üzerine yazılmış bir roman "Kalbimde Bir Yara Bozcaada"

   Kitabı genel olarak sevmeme rağmen, beni okurken rahatsız ettiği için eleştireceğim iki durum var. Birincisi ilkokul yaşlarındaki Rüzgar'ın bir çocuktan ziyade olgun bir insanmış gibi düşünmesi, konuşması. Neredeyse Rüzgar'ın her konuşmasında bunu hissettim. İkincisi ise neden kendisine gereksiz bir gizem katılmak istendiğini anlamadığım "Kitapçı" adlı karakter. Kitabın gidişatına hiçbir etkisi olmamasına ve Rüzgar'ın yediği içtiği ayrı gitmemesine doğal olarak da adını öğrenmesine rağmen neden adı "Kitapçı" olarak gizemlendi, algılayamadım. Bunlar çok küçük detaylar aslında, benim gibi takıntılarınız yoksa sizi rahatsız bile etmeyecektir ama ben bu tür küçük nüanslara maalesef takılıyorum. Bana göre bir çocuğu afacan ya da çok akıllı göstermek, çocuğun 50 yaşındaymış gibi konuşmasıyla olmamalı.

  Sözün özü; Bozcaada aşıklarına ve güzel bir aşk hikayesi okumak isteyenlere önerebileceğim bir kitap "Kalbimde Bir Yara Bozcaada".


6 Kasım 2015 Cuma

Bozcaada Öyküleri - Kadir Aydemir

BOZCAADA ÖYKÜLERİ
Hazırlayan: KADİR AYDEMİR
Yitik Ülke Yayınları
Eylül 2009, 1. Baskı
206 Sayfa

AFD:
  Kitabı uzun zaman önce almama rağmen Bozcaada'ya gidince okuyacağım diye bir süre kitaplığımda beklettim Ağustos ayında, her gittiğimde daha çok sevdiğim Bozcaada'da okumak nasip oldu.

  Kitapta en sevdiğim öyküler; Gidiş Dönüş, Aleko ve Deli Emin oldu. Yitik Ülke'nin bu tür derleme kitaplarını çok seviyorum, içinde çok güzel hikayeler barındırıyor, fakat bugüne kadar okuduğum her Yitik Ülke derlemelerinde güzel hikayelerin yanı sıra, nasıl seçildiğini anlayamadığım çok kötü hikayeler de oluyor. Acaba kitap hazırlanırken "Bozcaada Öyküleri kitabı hazırlayacağız bir öykü yazar mısınız?" mı deniliyor? Sonrada rica ile yazdırılan öyküler ya da öykü adı altında yazılan sıradan bir günün sıradan anlatımı, beğenilmese de ayıp olmasın diye yine de kitaba koyuluyor mu? Maalesef bazı öyküler benim böyle hissetmeme neden oldu.

  Ben, bir kitabın içinde sadece güzel bir tane öykü olsa da o kitap için "İyi ki okumuşum" derim. Ne kadar yorumum olumsuz olarak gözükse de, "Bozcaada Öyküleri"nde "İyi ki bu kitabı okumuşum" dedirten bir çok öykü var. Tüm Bozcaada sevdalılarına, Bozcaada'ya gitmek isteyenlere ve öyküseverlere önerilir.



24 Ekim 2015 Cumartesi

Momo - Michael Ende

MOMO
Orijinal Adı: Momo
Çevirmen: Leman ÇALIŞKAN
Kabalcı Yayınevi
Nisan 2012, 5. Basım
Orijinal İlk Basım: 1973
303 Sayfa

AFD:
    "Momo" yine okumakta çok geç kaldığımı düşündüğüm bir kitap. Çocukluk yıllarımda neden kimse Momo'yu bana önermedi acaba? Momo'nun verdiği mesajı, geleceğimizin büyük adamlarına bir an önce aktarmalıyız. Kötülüklerle tanışmadan, henüz hırs gözlerini boyamamışken, henüz tertemiz kalplerine ulaşabilecekken...

   Momo, kimsesiz bir çocuktur. Hikayemizin geçtiği kasabaya nereden geldiği bilinmez. Kasabalı ilk başta Momo'yu yadırgasa da, onunla konuştukça onu sever ve kalacak yer verirler. Momo kasabaya yeni bir hava katmıştır. Herkes Momo'yla vakit geçirmeyi çok sever. Derdi olan derdini anlatır, çünkü Momo çok iyi bir dinleyicidir. Küskünler Momo'nun yanında barışır, Momo çok güzel tavsiyeler verir. Çocuklar Momo'nun yanında çok eğlenceli vakit geçirirler, çünkü Momo'nun yanında hayal güçleri artar ve hiç akıllarını gelmeyecek oyunlar kurgulayıp zevkle oynarlar.

   Her şey kasabada bu kadar düzgün gitmeyecektir tabii ki, ortaya kötüler yani Duman Adamlar çıkar. Duman Adamlar, tüm halkı zamanlarını tasarruf etmeye ikna eder. İnsanlara boş yere ne kadar vakit harcadıklarını bu boş vakitlerinde aslında daha fazla neler yapabileceklerini empoze ederler. Çünkü Duman Adamlar'ın var olabilmek için insanların boşuna kullandıkları zamanlarına ihtiyaçları vardır. Duman Adamlar bir nevi zaman hırsızıdır.

   “Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler.”

Ulrike Enders'in Hannover'deki
Michael Ende Meydanı için yaptığı
Momo'nun heykeli
Wikipedia
  Duman Adamlar'ın herkesin beynini yıkamasıyla, kasaba yaşanmaz bir hale gelir. Özellikle Momo ve çocuklar bu durumdan oldukça rahatsızdır. Çünkü Duman Adamlar bir tek çocukları etkileyemezler. Momo'nun önderliğinde ortada bir şeyler döndüğünü fark eden çocuklar bu duruma son vermek isteseler de Duman Adamlar ailelerinin aklına girerek çocukları saf dışı bırakır.

  Momo bu savaşta yalnız kaldığını düşünürken ortaya bir kaplumbağa çıkar ve olaylar gelişir.

...nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yürekle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.

   Yüreğinizin hiç bir zaman kör ve sağır olmaması dileğiyle...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...