Nisan 2012, 10. Baskı
(İlk Basım: 1979)
(İlk Basım: 1979)
230 Sayfa
AFD:
"Göçmüş Kediler Bahçesi" için; "Okuduğum en güzel kitap", "Türk Edebiyatı'nın baş tacı", "Hiç bitmesin istedim", "Edebiyatımıza yeni bir soluk getiren mükemmel bir eser" gibi klasik cümleler kurarak kolay yolu seçebilirdim. Fakat ben kitabın edebiyatımızdaki yerinden değil, kendi yaşadığım okuma serüveninden bahsetmek istiyorum.
Bu kitap, okuduğum ilk Bilge Karasu kitabıydı ve okumaya başladığım ana kadar Bilge Karasu'nun tarzı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birkaç yerde kitabın güzel olduğunu duyunca ismini not almış ve ilk fırsatta kitaplığımıza eklemiştim.
Gelelim okuma serüvenime; ilk bölüm "Göçmüş Kediler Bahçesi"; güzel anlatımı olan normal bir hikaye olarak başladı, fakat birden hikaye orta yerinde bitti ve ikinci hikaye "Avından El Alan Adam" başladı, ben de okumama devam ettim. Güzel bir deniz, balık ve balıkçı hikayesiydi bu, sıçrayan bir atın birden bire ortaya çıkmasına kadar. At bir göründü kayboldu, yeniden denize döndük. Sonra tekrar ata, sonra denize, sonra... Ben "Ne kaçırdım acaba?" diyerek baştan okumaya başladım kitabı. Neyse sonradan anlamıştım bir hikayenin içinde iki hikaye anlatıldığını. "Avından El Alan Adam" adlı hikayeyi böyle atlattık derken adı sanı konulmamış bir başka bölüm çıktı ortaya. Kitabın başına tekrar dönerek bu adsız bölümün, ilk hikaye "Göçmüş Kediler Bahçesi"nin devamı olduğunu anlamış oldum. Tabii ki bu son başa dönüşüm değildi :) En az beş defa başa dönmüşümdür okurken, yine de bu sayı iyi bence, çünkü bazı bölümlerde yazarımızın anlattıklarını anlayabilmek adına aynı bölümü kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum. Bu kadar başa döndükten sonra her şeyi anladım mı peki? Kitabı kapattıktan sonra böyle bir ihtimalin olmadığını düşünüyordum. Zira doğru düşünmüşüm, Şeyma Sezer'in Göçmüş Kediler Bahçesi üzerine yaptığı analiz bana, ilk okumamda her şeyi tam olarak çözemediğimi açıkça göstermiş oldu. Bu analizin ışığında bir süre sonra tekrar okuyacağım Göçmüş Kediler Bahçesi'ni. Bakalım bu sefer kaç defa aynı yerleri okumam gerekecek?
En sevdiğim bölümler ise; "Avından El Alan", "Korkusuz Kirpiye Övgü" ve "Usta Beni Öldürsen E" oldu.
Bu kitap, okuduğum ilk Bilge Karasu kitabıydı ve okumaya başladığım ana kadar Bilge Karasu'nun tarzı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Birkaç yerde kitabın güzel olduğunu duyunca ismini not almış ve ilk fırsatta kitaplığımıza eklemiştim.
Gelelim okuma serüvenime; ilk bölüm "Göçmüş Kediler Bahçesi"; güzel anlatımı olan normal bir hikaye olarak başladı, fakat birden hikaye orta yerinde bitti ve ikinci hikaye "Avından El Alan Adam" başladı, ben de okumama devam ettim. Güzel bir deniz, balık ve balıkçı hikayesiydi bu, sıçrayan bir atın birden bire ortaya çıkmasına kadar. At bir göründü kayboldu, yeniden denize döndük. Sonra tekrar ata, sonra denize, sonra... Ben "Ne kaçırdım acaba?" diyerek baştan okumaya başladım kitabı. Neyse sonradan anlamıştım bir hikayenin içinde iki hikaye anlatıldığını. "Avından El Alan Adam" adlı hikayeyi böyle atlattık derken adı sanı konulmamış bir başka bölüm çıktı ortaya. Kitabın başına tekrar dönerek bu adsız bölümün, ilk hikaye "Göçmüş Kediler Bahçesi"nin devamı olduğunu anlamış oldum. Tabii ki bu son başa dönüşüm değildi :) En az beş defa başa dönmüşümdür okurken, yine de bu sayı iyi bence, çünkü bazı bölümlerde yazarımızın anlattıklarını anlayabilmek adına aynı bölümü kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum. Bu kadar başa döndükten sonra her şeyi anladım mı peki? Kitabı kapattıktan sonra böyle bir ihtimalin olmadığını düşünüyordum. Zira doğru düşünmüşüm, Şeyma Sezer'in Göçmüş Kediler Bahçesi üzerine yaptığı analiz bana, ilk okumamda her şeyi tam olarak çözemediğimi açıkça göstermiş oldu. Bu analizin ışığında bir süre sonra tekrar okuyacağım Göçmüş Kediler Bahçesi'ni. Bakalım bu sefer kaç defa aynı yerleri okumam gerekecek?
En sevdiğim bölümler ise; "Avından El Alan", "Korkusuz Kirpiye Övgü" ve "Usta Beni Öldürsen E" oldu.
Tavsiye eder miyim? kısmına gelirsek. Anlattıklarımdan sizi nasıl bir kitabın beklediğini hayal edebiliyor ve heyecanlanıyorsanız, evet bu kitap sizlik. Fakat benim anlattıklarım bile yeterince karışık geldiyse bence "Göçmüş Kediler Bahçesi" biraz daha beklemeli.
Kitabı okurken hep Haluk Levent'in "Anla" isimli şarkısının şu sözlerini aklıma geldi:
Sınav sınav içinde
Sınav benim içimde
Düşündüm aklım kaldı
Yoksulun geçiminde
Tabii ki uyarlanmış hali olarak:
Masal masal içinde
Masal benim içimde
Düşündüm aklım kaldı
Göçmüş Kediler Bahçesinde
:)
Kitabı okurken hep Haluk Levent'in "Anla" isimli şarkısının şu sözlerini aklıma geldi:
Sınav sınav içinde
Sınav benim içimde
Düşündüm aklım kaldı
Yoksulun geçiminde
Tabii ki uyarlanmış hali olarak:
Masal masal içinde
Masal benim içimde
Düşündüm aklım kaldı
Göçmüş Kediler Bahçesinde
:)
Altı Çizilesi:
Seninle her yere giderim,” diyordu balıkçı. “Ama hazır değilsem bir şeye, seninle bile gitsem, neye yarar?”
Seninle her yere giderim,” diyordu balıkçı. “Ama hazır değilsem bir şeye, seninle bile gitsem, neye yarar?”
Ne yalan söyleyeyim? Dedemin anlattığı masalların birinde "deniz" diye bir şey vardı. Su gibi bir şeymiş, karaların bittiği yerde başlarmış. Dünyanın ucuymuş. Dedem de görmemişti ya, dedesinden, dedesinin dedesinden kalma masallardan bilirmiş o da. Hani dedim, gider gider de bu dünyanın ucuna varır denizi görür müydüm? Çılgınlıktı bu tabii. Kimsenin görmediği şeyi ben nereden görecektim. Hem buralarda olsa, gezgincilerden işitilirdi. Çılgınlık ya, umut bu... Tabii, öyle bir şeye rastlamadım. Rastlamağı düşünmekten de vazgeçtim. Ben de torunlarıma anlatırım dedemden işittiğimi söyleyerek. Ola ki onlardan biri, onların torunlarından biri, göre onu, günün birinde, oralara ulaşa. Bilinmez...
Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerle karşılaşıp bu tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Dostu tanımak için gerekli vakti her zaman bulabilir miyiz? Ben de bilmiyorum. Yok o kadar vaktimiz....
Artık kışlak, konar kalkar köylerde kışlamadığı, kat kat yünler, postlar giyinip at sırtında uyumadığı için, bir zamanların göçebesi, içilecek suyun ardında değildi artık; yıkanılacak, çimilecek, bakılacak suyun tadına varmıştı. Şimdi aradığı, göze değil, pınar değil, çeşmeydi, hamamdı, ırmaktı, denizdi.
Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez.
Kentin sinliğinde, üzerine toprak dökülürken, "ben hangimizim, gömülen hangimiz?” diye sordum kendime, alçak duvarın üstünden o demir rengi denize bakmadan. Sorunun yanıtını bulamadım daha.
Kollarımda can verdi. Şimdi ardından yaşayıp gitmek neye yarar.
Korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız korkumuzdur.
Korkumuzu azaltmalıyız. Azaltmak için de dolaşıp gezmeli, gerçek tehlikelerle karşılaşıp bu tehlikelerden kurtulmanın yolunu bulmalıyız. Yola çıkarken, yalnız düşmanla karşılaşacağımı düşünüyordum, dostlar da çıktı karşıma. Dostu tanımak için gerekli vakti her zaman bulabilir miyiz? Ben de bilmiyorum. Yok o kadar vaktimiz....
Artık kışlak, konar kalkar köylerde kışlamadığı, kat kat yünler, postlar giyinip at sırtında uyumadığı için, bir zamanların göçebesi, içilecek suyun ardında değildi artık; yıkanılacak, çimilecek, bakılacak suyun tadına varmıştı. Şimdi aradığı, göze değil, pınar değil, çeşmeydi, hamamdı, ırmaktı, denizdi.
Gerçi insan, sevdiğinin büyüdüğünü ister de yaşlandığını, ölüme yaklaştığını istemez.
Kentin sinliğinde, üzerine toprak dökülürken, "ben hangimizim, gömülen hangimiz?” diye sordum kendime, alçak duvarın üstünden o demir rengi denize bakmadan. Sorunun yanıtını bulamadım daha.
Kollarımda can verdi. Şimdi ardından yaşayıp gitmek neye yarar.
Korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeye en çok uğraştığımız korkumuzdur.



